Bu sabah inanılmaz güzellikte ve tazelikte bir hava var. Ahmak ıslatan bir yağmur yağıyor, ısırmayan bir rüzgar var, ikisi birlikte tazeliyor insanı. Güzel, zarif bir üşüme hali içerisindeyim. Ne öyle ağzım burnum birbirine girmiş, ne sıcağa girince burnum akıyor, ne soğuktan boynumu kaplumbağa gibi içeri çekip omuzlarımı germişim, ne ellerim acıyor soğuktan, ne dudaklarım geriliyor. Mis gibi leziz bir hava. Üstelik bugün dünkü gibi değil, daha bir hafif, daha bir temiz ve işte o benim bildiğim, tanıdığım eskilerden gelen bir kokuya sahip. Havanın saydığım bütün bu özellikleri birleşince beni hayatımın çok daha eski bir dönemine götürüyor. Bir anda 13 yaşındayım, Almanya'nın küçük bir kasabasındayım ve kuzenlerimle bir yerlere gidiyoruz.
Buna benzer bir hissi -bu kadar canlı keskin bir geri dönüşle birlikte - en son 5-6 sene önce yaşamıştım sanırım. O kadar etkileyici bir deneyimdi ki, bu deneyime dair çok canlı bir anım var. Sanırım bu iki anımsama deneyiminin bu kadar güçlü olmasının nedeni, tek bir ipucu üzerinden belleğimden geri çağrılmış olmaması, aksine çevremdeki pek çok uyaranın bana belirli bir an ve yeri anımsatması. Havanın ısısı, kokusu, bulunduğum yer (bizim kampüsün, ağaçlı bir Alman kasabasını anımsatmasında şaşırılacak bir şey yok bence), günün belirli bir saati olması, yağmur, içinde bulunduğum halet-i ruhiye vs. İpuçları bu kadar fazla olunca anı da sıradan bir anı olmasına rağmen güçlü bir şekilde geri geliyor. Duygusal yönden güçlü ve önemli bir anı olsaydı (ya da travmatik) tek bir zayıf ipucuyla bile güçlü bir şekilde gelirdi aklıma (ya da post-travmatik stres bozuklukluğunda olduğu gibi durmadan en ufak bir ipucuyla aşırı güçlü bir şekilde gelirdi).

Neden mi? O da ikinci bölümün konusu olsun.

Evet, nerede kalmıştık? Sanırım, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmiş, orada da bırakmıştık. Kısa bir özet geçmek için sizlere hepimizin aşina olduğu bir öykü anlatacağım.

Çılgın bir cuma akşamı güzelliğinizin doruklarında bir şekilde dışarı çıktınız ve diyelim ki bir okul partisine gittiniz. İçeri girdiğiniz anda içeride pek çok erkek (veri) olduğunu gördünüz(duyusal işlem). Ama o da ne! içlerinden bir tanesi adeta beyaz atının üzerinde bir prens gibi güzel adidas ayakkabılarının üzerinde parlıyor (dikkat)! Hemen hayallerinizin erkeğinin durduğu yere gittiniz, çaktırmadan konuşmalarını dinlemeye başladınız. Siz onu dinlerken tanıştığı birine adını ve bölümünü söyledi "Ben Etyen, Oyun ve Eğlence bölümünde okuyorum". Bu son derece önemli bilgileri hemen aklınıza yazdınız (kısa süreli belleğe tabiki) sonra unutmamak için içinizden "Etyen, oyun eğlence, etyen, oyun eğlence" diye tekrar ettiniz (çok şaşırtıcı olacak ama evet, tekrarlama). Bu çok önemli bilgiler sayesinde okula döndüğünüzde bir şekil Etyen'i bulmayı ve sevgilisi olmayı başardınız. Artık birisi size sevgiliniz hakkında bazı bilgiler sorarsa rahatlıkla "Adı Etyen, Oyun ve Eğlence Bölümünde okuyor, ay çok tatlı diiii miiiii" diyebilirsiniz (semantik bellek). Ya da birisi size nasıl tanıştığınızı sorarsa "Okulun partisine gitmiştim, içeri bir girdim, karşımda etyen, hemen kıvrak hareketlerle yanına gittim, başkasına söylerken adını duydum, sonrası hafiyelik işte" diye anlatabilirsiniz (episodik ve tatataaamm otobiyografik bellek). Tabi ben sizin yerinizde olsam daha karizmatik bir öyküyü tercih ederim "İşte ben çimlerde oturuyordum, birden yanıma geldi uzun uzun gözlerime baktı, o anda anlamıştım, hemen öpüşmeye başladık".

Hayatımız gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçtiğinde, en yakın arkadaşımıza dün akşam olanları anlattığımızda, bir koku bize birden çocukluğumuzdaki bir günü hatırlattığında, evlenme teklifi alışınızı, işe kabul edilişinizi, köpeğinizin öldüğü günü hatırladığınızda hep Otobiyografik Hafızanızı (OBB diyelim aramızda) kullanıyorsunuz. Eternal Sunshine of the Spotless Mind'da, Dark City'de uğraşılan da hep OBB (bu arada ikisi de birbirinden muhteşem. seyredin diliyorum). Siz kullanıyor musunuz böyle cümleler ama ben başıma bir şeyler geldiğinde "Dosyayı kaydetmeden kapatmak, en son kaydettiğim yerden yeniden başlamak istiyorum böhüe" gibi cümleler kurduğumda da yine OBB işin içine giriyor. Mucizevi bir alet nerden baksanız.


Madem bu kadar tatlı, şeker, süper bir alet o zaman biraz daha derinlemesine öğrenmek lazım değil mi? Buyrun burdan yakın:

Otobiyografik Bellek bir kişinin hayatında gerçekleşen olaylara dair belleğine verilen isim (Yukarıda verdiğim örnekler, burada ne demek istediğimi açıklıyor diye düşünüyorum). OBB'nin ne işe yaradığı neden ortaya çıktığı pek çok hararetli tartışmaya neden olmuştur eminim ama işte buyrun size varılan son nokta:

1. Benlik fonksiyonu (self function): OBB,kişilik gelişiminde rol oynar ve zaman içersinde tutarlı bir benlik hissinin korunmasına yardımcı olur. Diyelim ki siz kendinizi çok iyi bir insan olarak görüyorsunuz. Bu fikri oluştururken geçmişte insanlara yardım ettiğiniz olaylara dair anılarınızı kanıt olarak kullanırsınız. Bu anılar aynı şekilde bu fikrin devamını sağlamanız için de kullanılırlar (OBB sahibinin tutarlılığına pek düşkündür. Sizin kafanızdaki kim olduğunuza dair resimle örtüşmeyen anıları hasır altı eder)

2. Sosyal fonksiyon (social function): OBB, sohbetler için malzeme sağlayarak sosyal bağlanmanın oluşmasına yardımcı olur. Dostlarınızla ya da sevgilinizle yeni yeni yakınlaşmaya başladığınız zamanlarda, sabahlara kadar yaptığınız sohbetleri düşünün. Siz kendinizi anlattınız (anılarınızı yani) onlar da kendilerini anlattılar size (anıları yine evet). Birbirinizin hayatının derinliklerinde gezerken, birbirinizi daha iyi anlarken aranızda bir bağ oluştuğunu hissettiniz değil mi? İşte tam da bundan bahsediyorum.

3. Yönetici fonksiyon: OBB'nin problem çözme ve gelecekti davranışlara yön verme fonksiyonu. Önce ilkine örnek: Annenizle kavga ettiniz ve küstünüz diyelim. Bu durumu sona erdirmek istediğiniz zaman OBB hemen yardımınıza koşarak en son kavga ettiğinizde nasıl barıştığınızı size hatırlatır ve siz de annenize bir demet çiçek alarak özür dilemeye gidersiniz (biliyorsunuz ki her zaman onlar haklıdır). Bu fonksiyonu pek çok şeye uyarlayabilirsiniz. Daha önce gittiğiniz bir yere gitmek isterken yolu kaybettiniz diyelim "Hmmm o gün galiba şuradan dönmüştük" cümlesi bu fonksiyona süferli bir örnek. İkinci fonksiyona vereceğim örnek bence süper açıklayıcı olacak. Diyelim ki yeni bir sevgili yaptınız (Etyen mesela). Her şey çok güzel olsun ve hiç sorun çıkmasın istiyorsunuz. Bundan bir önceki ilişkinizde, çok kıskançlık yaptığınız, sürekli mızmız ve dırdır yaptığınız, bir baskıdan ötekine koştuğunuz için terkedilmiştiniz. Ama artık akıllandınız ve bu ilişkide bu hataların hiç birini yapmayacaksınız (yeni ve aynı bombalıkta hatalar bulacaksınız, orası ayrı). İşte sizin yeni ilişkinizde eski ilişkideki hataları yapmamaya karar vermeniz ve bu kararı uygulamanız, gelecek davranışlara rehberlik etme kısmına süferli bir örnektir.

Böyle harika görevleri yerine getirmekte hiç bir beis görmeyen OBB, bir de üzerine bir takım süpermenvari özellikleri vardır. Bir kere son derece canlı olurlar ve pek çok duyusal detay içerirler (genç yaz tatilinin ilk gününü bütün renkleriyle, denizin kokusuyla, çardaktaki yastıkların dokusuyla ve içtiğiniz kahvenin kokusu ve tadıyla birlikte hatırlamanız gibi, öhöm yani benim hatırlamam gibi). Bu anıları hatırlarken zaman zaman adeta geçmişe döneriz. İçimizde o anda hissettiğimiz hisler, olayı yeniden yaşarız. Bu anılar detaylı ve tutarlı öykülere sahiptir (ha tamam işte ben o sabah sınava girmiştim, o yüzden yorgundum, esniyordum durmadan, o yüzden de gözlerim yaşarmıştı. O da beni ağlıyorum sanmış çok endişelenmiş, sonra ben yok bir şeyim deyince de inanmadı, seni aramış...)

Yukarıdaki özelliklerde süper elbette ama bence OBB ile ilgili en ilginç şeylerden biri bazı anıları yaşadığımız zaman olduğu gibi, yani kendimizi olayların içinde, kendi gözlerimizden olayı yaşayarak hatırlıyor oluşumuz, bazı anıları ise sanki olayın dışındaymışız da olayı kameraya çekiyormuşuz gibi, kendimizi de dışarıdan görerek hatırlamamız.

Size OBB hakkında söz verdiğim mini girişi yazmış olmaktan duyduğum sonsuz mutlulukla haşlanmış tavuk ve salata yemeye gidiyorum. Bu arada eklemeden edemeyeceğim, sarı ışıklı bir masa lambası kadar konsantrasyonu ve motivasyonu artıran çok az şey biliyorum. Saygılar.

Üç gün hasta yatmama rağmen, geçtiğimiz hafta benim için oldukça aktivite dolu bir hafta oldu. Pazartesi akşamı, hastalanmadan hemen önce sirke gittik. Çocukluğumdan hatırladığım ışıklar, renkler ve iplere tırmanıp akrobasi yapan kadınlar yerli yerindeydi. Muhtemelen çocukken de gördüğüm ve unutmayı tercih ettiğim sirk hayvanları da öyle. Kocaman kaplanların şişko bir herifin elindeki incecik sopadan korkmaları ve adam onlara elinde sopayla her yaklaştığında irkilip geri çekilmeleri içimi parçaladı. Sirkler yalnızca insanlardan oluşmalı, orada çalışmayı tercih eden insanlardan, zorla ve dayakla sahneye getirilen hayvanlar olmamalı (internette sirk hayvanlarını korumak ve kurtarmakla ilgili bir sürü site var, peta'ya bakabilirsiniz.)

Sonraki üç gün boyunca pek de yerimden kalkamadan yattıktan sonra cuma akşamı Devlet Tiyatroları oyunlarından Karanlık İşler'e gittik. Başta sitcom vari dekoru (marat/sade'nin dekorundan sonra uzun süre dekor beğenemeyeceğimi sanıyorum) ve manday rolündeki oyuncunun (devlet tiyatrolarının sitesine uyuz oluyorum, yazmıyor kimin hangi rolde olduğunu) tiz sesi nedeile biraz umutsuzluğa kapılmamıza neden olsa da ilk beş dakikayı atlattıktan sonra çok eğlenmeye başladık. Özellikle kostümlere ve görece ufak bir rolü olan Dozer rolündeki oyuncuya bayıldık. İlk perdede çok dikkatimizi çekmeyen Garry karakterini oynayan oyuncu, ikinci perdenin kesinlikle yıldızı idi. Sayesinde üç dört gündür sürekli birbirimize vebeeiiimm diye sesleniyoruz. Oyunla ilgili tek hoşlanmadığım şey, oyun bittikten sonra oyuncular selam verirken oldu. Oyunda bir mafya babasını canlandıran Levent Özdilek, sahneye bütün oyunculardan sonra başrol oyuncusu ya da bilemiyorum, saygın konuk oyuncu gibi bir modla çıkarak selamını verdi. Her ne kadar kendisine hasta da olsam, bence bu oyunda böyle bir ayrıcalığı hak etmiyordu. Son selamı Tanya, mandy, Terry ve Garry hep birlikte vermelilerdi, çünkü hepsi gerçekten pek süferli idi.

Cumartesi günüyse bütün gün evde pineklemeyi düşünürken kendimizi bir anda Fenerbahçe-Erdemir basketbol maçını seyretmek üzere yollarda bulduk. Hızlı bir metrobüs seyahatinden sonra Sinan Erdem spor salonuna yarı donmuş bir halde giriş yaptık. İlk ve son basket maçı seyredişim bundan 7-8 sene önce İTÜ-Efes Pilsen karşılaşmasıydı yanlış hatırlamıyorsam ve İTÜ'nün sahasında olmuştu. Özellikle geçtiğimiz yaz manyaklar gibi izleyip böğürdüğüm dünya şampiyonasından sonra o maçların oynandığı salona maç seyretmeye gelmek içimi kıpır kıpır etti. Salona girdikten sonra fark ettim ki, her ne kadar büyük bir yer olduğunu bilsem de, ben Sinan Erdem'i kafamda hep o ilk maçı seyrettiğim salon gibi canlandırmışım ve alakası yokmuş. Herkese tavsiye ediyorum, ulaşımı çok rahat -metrobüsten Şirinevler durağında inip 10 dakika yürüyorsunuz-, biletler ucuz -5 lira verdik- ve rutinin dışına çıkıp farklı bir şeyler yapmak insana çok ama çok iyi hissettiriyor. Bir iki haftaya bir Beşiktaş maçı bulup Iverson'ı seyretmeye gideceğiz, bekleriz.

Pazar akşamı ise özellikle benim açımdan hafta için muhteşem bir kapanış oldu. Çok sevgili arkaik'im ile uzun süredir aksatmadan gerçekleştirdiğimiz iki geleneği aynı gün yapma şansı bulduk. Önce birlikte yılbaşı ağacımızı kurup süsledik, sonra da Harry Potter ve Ölüm Yadigarları'nı seyretmeye gittik. Kitabın havasına uygun bir şekilde son derece karanlık olan filmi - bu arada düşündüm de, her film bir öncekinden bir ton daha karanlık- oldukça başarılı buldum, özellikle kamera kullanımı Harry, Ron ve Hermoine'nin ruh hallerine çok uygundu bence. Elbette bir uyarlama olarak kitapta olan bazı bölümler yer almıyordu. Bununla bir sorunum yok, ama kitapta olmayan bazı şeyler eklenmişti ki, bundan pek hoşlanmadım. Özellikle Harry'nın Godrics Hollow'a ilk girişinin gösterildiği sahnede, çok özlü iksir ya da pelerin kullanmayı reddederek, bir de üstüne buraya kendim olarak gireceğim heytere höy tadında kahraman ağzı yapmasından zerre hazzetmedim zira kitapta Harry mantıklı her insan evladının yapacağı gibi çok özlü iksirle başka birine dönüşerek pelerininin altında cisimleniyordu Godric's Hollow'da. Ölüm Yadigarları'nın birinci kısmı, kitabın yarısından fazlasını anlatıyor, bunu yaparken bazı kısımları dışarıda bırakıyor olsa da. İkinci bölümde anlatılacak çok fazla şey kalmadı, bu nedenle çok daha azını kırparak seriyi bitireceklerini umuyorum.

Arkakik'le ben serinin son dört kitabını kitabın çıktığı gün alıp o gece birlikte sabaha kadar okumak suretiyle bitirdik. Sabah 7-8 gibi kitap hakkında yorumlarımızı yapıp, bir sonraki kitabın beklentisiyle uyumaya çekildik. Yedinci kitabı bitirdiğimizde hissettiklerimizin bir kısmını da uzun zamandır heyecanla beklemeye alıştığımız bir şeyin sonuna gelmiş olmamız oluşturuyordu. O zaman kendimizi, neyse daha filmler var en azından diye avuttuk. Şimdi filmler de sona ermek üzere. Pazar günü Arkaik'e sorduğum soruyu sana da soruyorum ey okur: Şimdi neyi böyle heyecanla bekleyeceğiz?

Bakın biz onları beklerken, onlar ne kadar büyümüşler:


Bugün pek sevgili mafizim, neden yeni post yok diye sormuş, sanki nedenini bilmezmiş gibi. Son üç gündür yorgan döşek yatan rot kulunuz kafasını yeni yeni dik tutabilmeye başladı, bu nedenle de sizleri burada bir süredir postsuz bıraktı. Geçtiğimiz günlerde son derece sağlıklı beslenmeme, vitaminlerimi eksik etmememe ve sporumsu faaliyetler göstermeme rağmen nasıl bu kadar hastalandım anlayabilmiş değilim. Önce boğaz ağrısı ve halsizlik, ardından ateşle bedenimi ele geçiren gıcık mikroplardan biraz olsun kurtulup, mafizimim yorumunu görünce mini bir post yazmaya karar verdim.

32 yaşında daha önce defalarca ateşlenmiş, ateşlenmiş insanlara bakmış biri olarak, dün ateşim çıkarken yaptıklarım (kaloriferin derecesini artırmak, kat kat giyinmek ve gidip yorgana sarınmak) ateşin beynimizi nasıl etkilediğini merak etmeme neden oldu. İnternette yaptığım araştırmalar genelde aşırı yüksek ateş ve beyin hasarı üzerinde duruyordu. Sonunda bir kaç ufak bilgi kırıntısına ulaşabildim: Ateşlenmek kişide halsizliğe, depresyona, uyku haline, iştahsızlığa, acıya hassasiyetin artmasına ve konsantrasyon bozukluğuna yol açıyormuş. Eh bu kadarını size ben de kendime dönerek söyleyebilirdim. Ateşi düşürmek için de soğuk ıslak bezle kompres, ılık duş, sirkeli suyla kompres gibi yöntemler öneriliyor. Yazıların çoğu, ateş vücudumuzun mikropları fırınlama yöntemi olduğu için o kadar da kötü bir şey değildir denerek bitiriliyor.

p.s. bu postu aslında geçen hafta perşembe yazdım, ama sonra bir şeyler eklemek için göndermedim. şimdi bakınca canım ekleme yapmak istemedi, böylece gönderiyorum.

Yukarıda Dali'nin 1931 tarihli "The persistence of memory" isimli tablosunu görüyorsunuz. Türkçe meali, belleğin direnişi ya da belleğin inadı olarak çevrilebilir sanırım. Dali inanılmaz bir içgörüyle belleği olduğu geçiciliğe ve devingenliğe uygun bir şekilde resmetmiş bana kalırsa.

Bellek gizemli yapısı ve hayatlarımıza olan inanılmaz etkisi nedeniyle sanatçılar tarafından sık sık ilham kaynağı olarak kullanılmış. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Son yıllarda çıkan bellek üzerinden işleyen filmler ortada. Bu filmlerin kimi bilim kurgu (Dark City), kimi aksiyon (Memento), kimi ise aşk filmi (Eternal Sunshine of the Spotless Mind). Yedi ölümcül günahta bahsettiğim Inception bile rüyalarla ilgili görünmesine rağmen, bellek üzerinden kurgulanmış. Örnekler çoğaltılabilir elbette.

Hergün hepimiz farklı şekillerde belleğimizden bahsediyoruz (ay benim hafızam çok kötüdür, ben yüzleri hiç hatırlayamam, yüzleri unutmam ama isimleri hiç aklımda tutamam, olur mu nasıl hatırlamazsın, hayır söylemedin ben hatırlamıyorum, gene mi unuttun, nasıl unutursun, nasıl hatırlamazsın...)Sinemada, tiyatroda, günlük hayatın her yerinde hayatlarımıza devam edebilmek için belleğimize güveniyoruz ama onun hakkında neredeyse hiç bir şey bilmiyoruz - ben biliyorum tabi de, şimdi lafın gelişi.

Bellek elbette uçsuz bucaksız bir konu. Ben de bu süferli şahane konunun bana göre en heyecan verici kısmı olan otobiyografik hafıza alanında çalışan bir avuç insandan biriyim. Aşağıdaki fotoğraf haziran ayında Danimarka'da gittiğim otobiyografik hafıza üzerine bir konferansta çekildi. Hadi gelemeyenler falan da olsun oradaki insanları üçle çarpın, öyle bir topluluk işte. Minik.


otobiyografik hafızadan bahsetmeden önce, kabaca hafızanın nasıl işlediğinden bahsetmek istiyorum.

Atkinson ve Shiffrin'e ait modele göre bilgi ya da veri dış dünyadan uzun süreli belleğimize yukarıdaki aşamalardan geçerek giriyor. Örneğin derstesiniz, etrafınızda bir sürü uyaran var, hoca konuşuyor, yanınızdaki arkadaşınız defterine bir şeyler karalıyor, dışarıdan birileri geçiyor, birisi kalemini sırasının üzerine vuruyor vb. Bu verilerden hepsini aynı anda beyninize almıyorsunuz. Dikkatinizi hangisine verirseniz o kısa süreli belleğinize gidiyor. Eğer dışarıda sınıfın önünde hoşlandığınız çocuğu görür ve dikkatinizi tamamen ona verirseniz, hocanın söylediği şeyleri beyninize kaydedemezsiniz. Eğer dikkatinizi hocaya verirseniz, söylediği şeyler kısa süreli belleğinize geçer. Bir veri kısa süreli belleğe geçtikten sonra tekrar edilmezse saniyeler içinde unutulabilir. Ders örneğinden gidersek, eğer hocanın söylediği şeyleri not almazsanız, dersten çıktığınızda aklınızda pek bir şey kalmayacaktır. Ya da yazacak bir yer bulamadığınız bir telefon numarasını yeterince tekrar etmezseniz, siz yazana ya da arayana kadar aklınızdan çıkacaktır. Dikkat sayesinde kısa süreli belleğe giren bilgi, tekrarlama sayesinde uzun süreli belleğe geçer. Buradaki ömrü bir kaç dakika ya da ölene kadar olabilir.

Ben duyusal işlem (sensory register), dikkat (attention) ve kısa süreli bellek (short-term memory) hakkında derin bilgi sahibi değilim. O yüzden uzun süreli bellekten devam edeceğim. Kendisi aşağıda gördüğünüz bir sürü bölüme ayrılıyor.


Önce örtük (implicit) bellekten söz edelim. Örtük bellek, hatırladığınızın ve farkında olmadığınız şeyleri hatırladığınız bellek. Bisiklete yıllar sonrada binseniz bir kere öğrendiyseniz çat diye hatırlarsınız, ya da yazı yazmayı, harflerin klavyedeki yerini, hatta bazı telefon numaralarını otomatik çevirirsiniz (prosedürel bellek)ya da bir arkadaşınızı kalabalığın içinde gördüğünüzde mutlu hissedersiniz(duygusal koşullanma)vb. örtük bellek için örnek olarak verilebilir.

Açık belleğe gelince burada hatırlamak için bilinçli bir çaba gösterdiğiniz ve hatırlama sürecinin farkında olduğunuz anılar yer alır. Semantik bellek kısmında dünyaya dair gerçekler, bilgiler, isimler, formüller vb. yer alır. Episodik kısmında ise olaylara dair anılar yer alır. Örneğin bu blogun adresini hatırlamanız semantik belleğin işidir, bu blogdan ilk defa ne zaman haberiniz olduğunu, kimden duyduğunuzu, okurken neler hissetiğinizi hatırlamanız episodik bellekle ilgilidir. Daha kitaptan bir örnekle, cumhuriyetin kurulduğu tarihi hatırlamanız semantik bellek ile, cumhuriyetin kurulduğu tarihi öğrendiğiniz günü ya da sınavda bunun size sorulduğu günü hatırlamanız episodik bellek ile ilgilidir. İşte otobiyografik hafıza yani benim çalıştığım konuda tam da bu episodik belleğin göbeğinde yer almaktadır. Ama artık onun hakkında da başka bir postta yazarım. hohoho.

Kafamda iki tane ses var sürekli konuşan. Bir iş yapacağım, bir karar vereceğim zaman ikisi birlikte ortaya çıkıp uzun ve bitmek bilmez tartışmalara giriyorlar.

İlk ses -ki ben ona rot diyeceğim- daha eski bir ses. Hani hepimizin kafasında olan düşüncelerimizin sesi. Şöyle yapsam, böyle yapsam, öyleyken böyle olur gibi şeyler söylüyor. Söyledikleri ve önerileri genelde benim yararıma olan şeyler. O anda öyle gelmese de, onu dinlediğim zaman çoğunlukla memnuniyet verici sonuçlar alıyorum. Sakin, tane tane, bağırmadan konuşan tatlı bir ses rot sesi.

İkinci ses ise -ki ona depresyon sesi diyeceğim- ergenlikte ortaya çıkmış, uzunca bir süre rot sesini baskısı altına alıp konuşmasına fırsat bırakmamış, sonunda bir kaç sene boyunca tamamen hakimiyeti ele geçirip hükümdarlığını ilan etmiş bir ses. Söylediklerini dinlediğimde başıma hep bir iş açılıyor, temizleyene kadar canım çıkıyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse:
-Amaan şimdi kim çalışacak, film seyret.
-Boşver ya, o kadarcık patates kızartmasından bir şey olmaz.
-Sen çalıştın bildiğini biliyorsun, sınava girmesen de olur, sınavı kır, konsere git.
-Bu konser fazla eğlenceli sen eve git.
-Yarın yaparsın.
-Çok yorgunsun, bence taksiye bin.
-İğrençsin
-Salak

Evet, farketmişsinizdir, depresyon konuştuğu zaman ya o anda zevk verecek ama sonrasında beni depresifliğin derinliğine çekecek şeyler öneriyor, ya da hiç uğraşmadan direk saldırıya geçiyor. Saldırı örnekleri sadece yukarıdaki iki öneriden oluşmuyor elbette ama depresyonun bana söylediği şeylerin bir kısmını ağzıma almak istemem, o yüzden bunlarla yetineceksiniz artık ne yapalım.

Beynim 4-5 sene depresyon sesinin hakimiyetinde kaldıktan sonra tabi ki beklenen oldu ve depresyona girdim. İki sene muhteşem bir terapistle sancılı saatler yaşadıktan sonra artık hakimiyet bitmişti, rot sesi tekrar konuşabilmeye, fikir beyan etmeye başlamıştı. İşin kötü tarafı depresyon sesi bir kere kafanıza girdiyse, bir daha terk etmiyor sizi. Uçuk gibi düşünün. Pek sık ortalara çıkmıyor ama bağışıklı sisteminiz zayıfladığında ya da aşırı strese maruz kaldığınızda, bam bam! Hemen oracıkta bitiveriyor. Ama terapinin güzelliği de burada, size onu yok saymayı değil, onunla beraber yaşamayı ve dizginlemeyi öğretiyor. Ancak eğer sizi tedbiri elden bırakırsanız bir anda bir bakıyorsunuz ki, kendi sesiniz susmuş, yerine depresyon konuşuyor ve siz onu dinlediğinizin farkında bile değilsiniz.

Bana da aynen böyle oldu. Geçtiğimiz günlerde depresyon sesi sayesinde ufak çaplı bir sinir krizi geçirdim. Konuşanı kendi sesim zannettiğim için ne kendim müdahale ettim, ne de başkalarının müdahale etmesine izin verdim. Sonra sevgili Görg. dedi ki, kapa çeneni ve sadece beni dinle. Ben de tamam dedim. Aradan iki hafta geçtikten sonra farkettim ki zaten çok uzun zamandır kafamın içinde yanlış sesi dinliyormuşum. Hemen dizginleri ele aldım, yürü git dedim , yürü git!


Sonra düşündüm de, bu iki ses meselesi aslında o kadar sık rastlanan bir şey ki, büyük dinler bile bu konuya el atmak zorunda hissetmişler kendilerini. Bütün bu bir omzumuzda melek, bir omzumuzda şeytan fısıldıyor meselesi oradan geliyor bence.

saygılar sunuyorum.

Evlenmeden önce Mafizimle eve alacağımız eşyaları konuşurken, 3 şeyi alacağımızdan kesinlikle emindik: ikimizin ortak isteği dev kütüphane, Mafizimin hayali bar ve benim hayalim sallanan sandalye. Bar ve kütüphane pek sevgili jack skellington'ın ailesi tarafından bize muhteşem bir düğün hediyesi olarak verilince, geriye bin tane mıncık mıncık eşya ve hayalimdeki sallanan sandalyeyi bulmak kaldı. Ancak İstanbul'daki binbir tane mobilya mağazasını gezmemize rağmen aradığım sandalyeyi bulamadım. Sallanan sandalyeler yok değildi, vardı, ama nedense hepsinin korkunç zebra, kaplan ya da leopar desenli minderleri vardı ve kesinlikle hayalimdeki resimle örtüşmüyorlardı.

Ayakkabılık, banyo dolabı, çamaşır sepeti gibi sıkıcı eşyaları bulmak için ava çıktığımız aşırı sıcak bir temmuz günü (4 temmuz aslında biliyorum, çünkü turşu suyu içmek için girdiğimiz turşucuda televizyondan Barış Akarsu'nun öldüğünü öğrenmiştik, flashbulb'ım var ana dair) avı bitirmiş eve doğru dönerken İstikbal mobilyacısına bir bakmaya karar verdik. Ve işte orada karşımda, daha önce hiç hayal etmediğim ama ilk görüşte aşık olduğum koltuğum duruyordu. Sallanan sandalyeden ziyade yaylanan tv koltuğuydu belki ama kırmızı kadiye kaplaması, bacak uzatma fasilitesi ve inanılmaz rahatlığıyla beni benden almıştı. Üstelik ucuzdu da. Kendimi koltuğuma oturmuş, şalıma sarınmış, siyah beyaz puantiyeli (2 gün önce aldığımız) ayaklı lambayı açmış kitap okuyup kahve içerken hayal edebiliyordum. Loş salonumuzda başka dünyalara akacaktım ve işte o koltuk bütün bunların anahtarı olacaktı. Aşağıda kendisini görebilirsiniz:

Yaklaşık 3 sene kadar oturduğumuz ilk evimizde kırmızı koltuğum kütüphanenin tam karşısında durdu. Evin girişinin hemen solunda mevkilenmesi nedeniyle başka dünyalarda geçirilen saadet dolu saatler yerine paltolar, çantalar, alışveriş poşetleri, faturalar gibi alakasız şeylere ev sahipliği yaptı. Yeri ve üzerinin sürekli dolu olması nedeniyle genellikle atıl kaldı, topu topu 2-3 kere hayal ettiğim şekliyle kullanıldı. Birinde kahve eşliğinde Edith Piaf'ın hayatını, birinde porto şarabı eşliğinde Anubis'in Kapıları'nı (ah ne güzel kitaptı o öyle), birinde de yanılmıyorsam okul için okumam gereken bir makaleyi okudum.

Bu sene yeni evimize eşyalarımızı nasıl yerleştireceğimizi düşünürken itiraf ediyorum ki, kırmızı koltuğun daha kullanılır bir yerde olması için uğraştım. Eve taşındığımızın ertesi günü koltuk camın önündeki yerine yerleştiği zaman birden kafamda geçireceğimiz güzel günler belirmeye başladı. Camın önündeki yeni ve şahane yerindeki koltuğma oturacak, kahvemi camın arkasına (sokağa göre), palyaçolarımı dizdiğim mermerin üzerine koyacak, hava güzelken renk renk açmış sakız sardunyalarıma kışın ve sonbaharda dışarıda yağan yağmura ya da kara arada bir göz atarak kitap okuyacak, belki yazı yazacak belki de hayallere dalacaktım. Evet senaryom son derece kesin ve lise iki romantikliğindeydi. Ama elbette işler gene beklediğim gibi gitmedi.

Bir kere koltuk camdan dışarı bakabileceğim şekilde değil de, odaya dönük bir şekilde konuşlandı. Taşındığımızdan beri evden kitap okuyacak zamanım yalnızca belimi sakatladığım ve evde yattığım 4 hafta boyunca oldu ve bol bol da kitap okudum evet ama, dediğim gibi yatıyordum. Tamam kabul ediyorum, planım bir nebzede olsa işe yaradı ve koltuğum daha sık kullanılmaya başlandı. Konumu ve hafifliği itibariyle kolayca salonun ortasına çekilip kalabalık misafirlerin ağırlanmasına yardımcı olabiliyordu. Rahatlığı nedeniyle eve gelenler tarafından tercih de ediliyordu, ben de oturup saatler süre muhabbetlere katılıyordum ama kafamdaki resim bir türlü hayata geçemiyordu. Ta ki bu geceye kadar. Evet bu gece, taşınmamızdan 4 ay sonra sonunda, koltuğuma oturmuş blog yazıyorum. Oturmadan hemen önce koltuğu cama doğru çevirdim, gecenin ikisi olduğu ve ben de bu sıralar alkolle arama mesafe koyduğum için -çok pis rejimdeyim- bana ne kahve ne de şarap eşlik ediyor ama olsun. Kafamdaki fotoğrafa çok benzer bir durumda ve ruh halindeyim.

Bana bu fırsatı verdikleri için, İstikbal mobilya tasarımcılarına, dudağım uçukladığı için seyredemediğim bütün korku filmlerinin nezdinde Paranormal Activity 2 filmine ve filmde emeği geçen herkese ve son olarak da korku filmi izlerken benim yatak odasına gitmeme gönülleri razı gelmeyen sevgili Görg.ümle Mafizime teşekkürü bir borç bilirim.

Her ne kadar biraz ara da vermiş olsam, Japon tarihi ve mitolojisi üzerine sürdürdüğüm derin ve zahmetli araştırmalarım sürüyor. Bugün hiç üşenmedim, sizler için NTV Yayınları'ndan çıkan Mitoloji kitabındaki Japon Mitolojisi bölümünü okudum. Orada yazanlar ve daha önce Japon tarihini öğrenmeye çalışırken okuduğum kitaptan aklımda kalanlarla bir özet geçmeye çalışacağım.

Şimdi efendim, Japon mitolojisinin kökeni Şinto (Tanrıların Yolu) isimli yerli dine dayanıyor. Günümüzde Japon halkının %84'ü hala bu dine inanıyor. Açıkçası bunu ilk okuduğumda bana çok garip geldi. Baktığımız zaman Yunan halkının %84'ü hala Olimpos Dağı'nda tanrıların yaşadığına, Zeus'a, Herkül'e inanıyor demek gibi bir şey bu ve bu yönüyle de oldukça şaşırtıcı. İnsan bir anda kendini bu inançsal geri kalmışlığa şaşırırken buluyor. İlk ve otomatik tepkimi düşündükçe daha da şaşırdım. Beyinlerimiz çocukluğumuzdan beri tek tanrılı dinlerin doğru olduğu yönünde terbiye edilmiş. Sanki çok tanrılı bir bir dinden tek tanrılı bir dine geçmek ilerlemekmiş gibi. Oysa ne alakası var yani? Sonra biraz daha düşündüm ve durumun güzelliğinin farkına vardım. Geçenlerde Amerikalı öğrencim Steve'e de söylediğim gibi, Japonlara bayılmamın en önemli sebebi, dış dünyadan işlerine gelen şeyleri alıp, içlerinde kendilerine ait ne varsa onu korumaya devam etmeleri. Adamlar budizmi almışlar, kendi inançlarıyla harmanlamışlar ve yollarına devam etmişler. Daha ne yapsınlar?

Konumuza geri dönelim. Yukarıda gördüğünüz tanrısal çiftten erkek olanın adı İzanagi, kadın olanı İzanami. Kimi zaman kardeş, kimi zaman karı koca olarak anlatılan bu çiftin Ama-no-Haşidate isimli cennet köprüsünün üzerinde durup, üzeri mücevherlerle kaplı bir mızrakla okyanusu karıştırdıklarına inanılıyor. Mızrağı sudan çıkardıktan sonra ucunda biriken tuz tekrar okyanusa düşünce Onogoro-şima (kendi kendine oluşan ada) oluşuyor. İzanami ve İzanagi düğün törenlerini gerçekleştirmek için adaya iniyorlar ve toprağa sapladıkları mızrağın etrafında ters yönde dönmeye başlıyorlar. Ancak burada İzanami düğün töreninin kurallarına ters bir hareket yaparak İzanagi ile konuşuyor -hep kadınlar yapar zaten böyle şeyleri- ve bu nedenle kemiksiz bir çocuk doğuruyor. Ebisu adı verilen bu ilah yedi şans tanrısından birisi ve balıkçıların koruyucusu sayılıyor. (Bu törende konuşma meselesi bana düğünden önce gelini görmenin kötü talih getirmesini çağrıştırdı). Neyse efendim, şukela çiftimiz bu olaydan sonra efendi gibi kurallarına uyarak düğün törenini gerçekleştiriyorlar ve bu esnada pek çok tanrı yaratılıyor. Ama ateş tanrısının doğumunda İzanami çok ağır bir yara alarak ölüyor. Ölmeden önce acıyla akıttığı gözyaşlarından da binlerce kami (kutsal ruh) meydana geliyor. (Japonlar kamilerin insanlara şans, mutluluk ya da kötülük getirebilecek güçler olduklarına inanıyor. İnanışa göre kamiler sadece tapınaklarda değil, ağaçlarda, taşlarda çeşitli doğal yapılarda bulunabiliyor. Kami barındırdığı inanılan yerlere samandan, pirin sapından ya da hasırdan örülen halatlar -şimenava bağlanıyor.)


Karısının ölümüyle yıkılan İzanagi, başlarım ben böyle işe, diyerek ölüler dünyasının yolunu tutuyor ancak umduğunu bulamıyor. Karısının çürüyen bedenine meşale tutunca İzanami "Hayır, beni böyle görmeni istemiyorum" diyerek kendisini kapıya kadar kovalıyor ve İzanagi gördüklerinin şokunu atlattıktan sonra uzun bir arınma ritüeli gerçekleştirerek yıkanıyor. Ben bu noktada açıkçası İzanagi'yi çok kınadım ama sonra dedim ki, "Tanrı'da olsa erkek işte, nolucak!". Yukarıda gördüğünüz, Futami açıklarında yer alan iki kaya, tanrısal çiftin sembolü sayılıyor Meotoiwa (evli kayalar) olarak anılıyor.

Evet, işte Japon mitolojisine göre dünya böyle oluşmuş arkadaşlar. İzanami ve İzanagi'nin çocukları neler yapmış, rot'un karşısına bir animede birden bire kim çıkmış, biz kimi asilzade zannederken o aslında hortlakmış, bunları hep bir sonraki postumda anlatacağım. Gizem havası essin biraz.
Az önceki postu yazdıktan sonra, bundan altı sene önce eski blogumda yazdığım bir merak postu geldi aklıma, hemen buraya da ekleyivereyim dedim:

PERŞEMBE, EYLÜL 23, 2004

şimdi benim merak ettiğim bazı şeyler var. Şöyleki:
1. Su kaç derecede buharlaşır ve kaç derecede tekrar su olur?
2. Bir semtteki bütük çöpleri o seferde aynı çöp arabası mı toplar yoksa bunlar topluca sokaklara saldırırlar mı?
3. O sinek ilaçları sinekleri gerçekten öldürür mü?
4. Bir hatta gün boyunca aynı vapur mu sefer yapar, yapmaz gibi geliyor, o zaman neye göre değişirler?
5. Asfalt kaç derece sıcakta ayakkabıya yapışacak kadar yıvır?
6. Humprey Bogart gerçekten yakışıklı mıdır? Neden bazı filmlerde yüzünün derileri az sona aşağıya düşecek gibi görünmekte ısrarlıdır?
7. Toplamda kaç Kennedy lanetli yollardan öldü? Sağ kalan aklı başında bir aile üyesi var mı?
8.Bir arının kafası koptuğu halde yaşadığına tanık olan bir grup 6 yaşında çocuk adına soruyorum, o yaşam yaşam mıdır? Ayrıca kaç uzvunu kaybederek yaşayabilir?
9. Bir de ayrıca toplamda kaç çeşit arı vardır?
10. fFiltre kahveleri nasıl vakumlu paketlere koyabiliyorlar?
11. Light sigaralar gerçekten daha zararlı mı, ayrıca nargilenin sigaradan daha zararlı olduğu söylentileri doğru mu?
12. Tavlayı kim nasıl bulmuş?
13. Bu soru diğer 150000 tane oyun için de geçerli.
14. Ayrıca en eski oyun ne? hala popüler olanı soruyorum tabii.
15. Bestelenebilecek şarkıların bir sonu var mı?
16. İnsanlar gerçekten çift mi yaratılmış?

bunlar gibi başka sorularım da var.
eğer bir kısmını biliyorsanız misafir odasına buyrun çekinmeyin.

- o zamanlar bir misafir odam vardı blogumda, ve bu sorulara güzel cevaplar almıştım. Sizin cevaplarınız varsa, yorumlara ekleyebilirsiniz.

Efendim hepinizin bildiği üzere, bu mahallede yaşar, bizim Perihan Abla. Küçük büyük herkesin, dostu Perihan Abla. Şimdi gece gece, kurban bayramının son gününü geride bıraktığımı bu saatlerde çocukluk yıllarıma damgasını vuran bu dizi nereden aklıma geldi derseniz, size cevabım yandaki yeni, leziz, tadından yenmez "bana soru sorun" aleti olacaktır. Nedenmeli zat-ı şahanesinin sorusu günlerdir aklımı kurcalıyor. Merakta sınır tanımayan, durmadan bir şeyleri merak eden bir insan olmama rağmen, şimdiye kadar hiç merak konusunu merak etmemiştim. Evet, bu farkındalık suratıma bir tokat gibi çarptı ve beni günlerdir bu konuyu düşünmek zorunda bıraktı. Önce biraz kendimden utandım kabul ediyorum. Ama sonra dedim ki, "Arkadaşlar bunun içindir." Hem Ahmet Uğurlu ne diyor? "Ama arkadaşlar iyidir."

Neyse efendim, konuyu daha da fazla dağıtmadan, konunun az dağılmış haline geri döneyim. Merak konusunda düşünürken aklıma Meraklı Melahat isimli güzide dizi karakteri geldi. Perran Kutman ve Şevket Altuğ'un başrollerini üstlendikleri, TRT 1'de 1986-1988 yılları arasında yayınlanan Perihan Abla dizisindeki pek şahane bir yan karakterdi Meraklı Melahat. Şoför İsmet'le yavan bir aşk yaşan bu karakter çok meraklı olduğu için bir miktar itilip kakılırdı. Perihan Abla iki kardeşine bakmak için kendini feda eden, sürekli onunla evlenmek isteyen Şakir'i "Kardeşlerim evlenmeden asla!" diyerek reddeden, böyle kocaman memeleri ve didaktik söylemleriyle bütün mahallenin hasta olduğu bir kişiyken, Meraklı Melahat burnunu her deliğe soktuğu için aşağılanır hor görülür, önemsenmezdi. Buradan size sesleniyorum sevgili Kandemir Konduk, merak güzel şeydir!

Tabi merak kavramını tek aşağılayan Türk dizi yazarları değil, atasözü bile var, merak kediyi öldürür diye. Ama işte orada bir yerlerde, benim gibi kendisinin kıymetini bilenler de var. Düşünsenize, bugün sabahları kahvenize süt koyabiliyorsanız -ben sade tercih ederim ama bu başka bir postun konusu-, bunu binlerce yıl önce "Allah Allah, ineğin memesinden çıkan sıvı da ne ola ki?" diye merak eden birileri sayesinde yapabiliyorsunuz. Bu konu da istersem ömrüm yettiği sürece örnek verebilirim ama gerek yok, siz beni anladınız. Kafamda bu düşüncelerle, merak nedir, ne değildir,sebepleri acaba ki nedir gibi soruların cevaplarını aramaya başladım. İşte gündeme bomba gibi düşecek araştırma sonuçlarım:

Merak bilgiye duyulan ihtiyaç, arzu ya da açlık olarak tanımlanıyor ve keşif ve araştırmanın arkasında yatan temel motivasyon kaynağı olarak görülüyor. Merakın sebepleri, bu alanda çalışan araştırmacılar ve düşünürler için hala yanıtlanmamış bir soru (üzgünüm mel.). Merakın birincil bir güdü mü(yani doğuştan gelen) yoksa ikincil bir güdü mü(yani sonradan öğrenilen) olduğu konusundaki tartışmalar henüz bir sonuca bağlanamamış.

Pragmatizmin kurucusu olan pek ünlü Amerikalı filozof William James, iki tür merak olduğunu söylüyor. Birinci tür merak, temelini biyolojik içgüdülerden alarak yeni objelere ulaşmasını sağlıyor. Daha çok bilimsel bir merak gibi görülebileceğimiz ikinci tür merak ise, "felsefik beynimizin bilgi dağarcığındaki bir boşluğa ya da çelişkiye tepki vermesi" olarak özetleniyor. Ama mesela gidip Freud'a sorarsanız "Merak nedir sayın Freud?" diye vereceği cevap şu: Merak seks güdüsünün bir türevidir. Şaşırmadınız diye düşünüyorum.

Anlayacağınız gibi, merak nedir, yenir mi, neden olur ki gibi sorulara herkes kendine göre bir cevap vermiş. Ama bu günlerde herkesin hemfikir olduğu bir şey var ki -az önce benim de söylediğim gibi-merak iyidir ve geliştirilmelidir. Merak neden iyidir diye soruyorsanız işte size beş adet yanıt:
1.Zihninizin pasif değil aktif olmasını sağlar.
2.Zihninizi yeni fikirlere açık tutar.
3.Yeni dünyalara ve olasılıklara açık olmanızı sağlar.
4.Hayatınıza heyecan katar.
5.Yaratıcılığı körükler.


Peki merak dolu şahane bir dünyaya yelken açmak için ne yapmanız gerekiyor? İşte reçete:
1.Açık fikirli olun. Hadi canım, olur mu, demeyin.
2.Hiç bir şeyi doğal karşılamayın, size sunulanı hemen kabullenmeyin.
3.Durmadan bıktırana kadar soru sorun.
4.Herşeye sıkıcı yaftası yapıştırmaktan kaçının. Biraz daha derine bakın.
5.Öğrenmenin eğlenceli olduğunun farkına varın.
6.Farklı bakış açılarını yansıtan yazılar okuyun.
7.Beni okuyun. Ne de olsa ben merak edince...gerisini biliyorsunuz zaten.

Şimdi muhtemelen çok beylik gibi geliyor yukarıda yazdıklarım. O yüzden hemen size kendimden bir örnek vermek istiyorum. Ben hayatım boyunca bir şeyleri merak ettim. İnsanların ekmek yapmayı nasıl bulduklarını merak ettim mesela, uyurken neler olup bitiyor beynimizde, neden tırnaklarımız uzuyor, neden ayaklarım hep üşüyor, neden dünyada bu kadar çok farklı dil konuşuluyor merak ettim. Hatta kariyerimi merak üzerine kurdum diyebilirim. Ama son bir kaç senedir merak duygumda bir azalma oldu, sorular sorsam bile cevaplarını aramaya üşendim ve bu durumdan fenalık geçirdiğim noktada da blogu açmaya karar verdim. Son 2 aydır blogum sayesinde daha çok merak ediyorum ve bu sayede gerçekten çok fazla şey öğrendim. Yani demem o ki, doğuştan sahip olduğumuz ve onlar için çaba göstermeye gerek görmediğimiz şeyler var, merak gibi, ve bizim kendilerine özen göstermemizi istiyorlar. O yüzden adamın tepesinin tasını attırmayın, merak edin bakayım!

Yazımı sonlandırmadan önce merak konusunu araştırırken karşıma çıkan, daha önce duymadığımı ve merak edip araştırdığım bir şeyle tanıştırmak istiyorum sizleri: Merak dolabı İngilizce meali curiosity cabinet, Almancası ile Kunstkammer. Merak dolabı ingilizceden çeviri, almancadan çevirirseniz sanat odası oluyor. Merak dolabı bana nedense daha güzel geldiği için, onu kullanarak devam ediyorum.
Rönesansta ortaya çıkan bu kavram, insanların doğa, arkeoloji, sanat vb. alanlarla ilgili objeleri toplamaları ve bunları bir dolap ya da odada sergilemeye başlamalarıyla ortaya çıkıyor. İlk koleksiyonculuk örneği olarak görülmesinin yanı sıra modern müzeciliğin de atası olarak kabul ediliyor. Eminin Darwin'de Galapagos adalarına yaptığı yolculukta topladığı örnekleri koymak için bir merak dolabı kullanmıştır. Gördünüz mü, merak nelere kadir? Aman da agucuk ne tatlı şeymiş merak böyle? Yerim ben onu, yerim!
Hiç bir şeyden çekmedim, şu soyadı Marr olan adamlardan çektiğim kadar. Birbirleriyle tamamen alakasız iki alanda çılgın işler başaran iki Marr, hayata bakış açıma ellerine geçen her fırsatta müdahele ediyorlar.
Efendim, bu Marr'lardan ilki Johnny Marr. Kendisi hastası olduğum, bıkmadan dinlediğim, her fırsatta şarkı sözlerini özlü söz niyetine kullandığım The Smiths grubunun gitaristi. 31 ekim 1963'de Manchester'da dünyaya gelen ve asıl adı John Martin Maher olan Marr, İrlandalı göçmen bir ailenin oğlu. Kendisi gitar, keyboard ve harmonika çalıyor ve hem beste güfte işleriyle haşır neşir, hem de şarkı söylüyor.1982 yılının başlarında, o zamanlar hale ön isimlerini bırakmamış olan Steven Patrick Morrisey ile birlikte The Smiths'i kuruyorlar.Sonrası malumunuz, hayatın her anına burnunu sokan süferli şarkılar.

Burada ben The Smiths ve Marr'ın özeline ve skandallarına değinmeyeceğim. Sadece MArr'ın şarkılarından bazılarının isimlerini ve sözlerini vererek bir insanın beyninin nasıl ele geçiriyor onu anlatmaya çalışacağım. Buyrun aşağıdan yakın:
1. Heaven knows I'm miserable now: Aslında bütün şarkının sözlerini yazasım var ama bir kuple ile örnek vereceğim: In my life, why do I give valuable time to people who don't care if I live or die. evet.

2. I know it's over: Pek çok iç dağlayıcı söz arasında diyor ki: I know it's over - still I cling. I don't know whereelse I can go. Takıntıya dönüşmüş pek çok eski ilişkinin özeti.

3. I started something I couldn't finish: İlk bakışta üşengeç insanlar için yazılmış gibi görünen şarkımız aslında ikizler burcunun milli marşı. Neden mi? Buyrun: I started something, I forced you to a zone and you were clearly never meant to go. hair brushed and parted typical me, typical me, typical me I started something...and now i'm not too sure. Dayanamadım, aldım hepsini.

4. Last night I dreamt that somebody loved me: Başka da bir şey demiyorum.

5. There is a light that never goes out: Söz yazmakla falan olmayacak bu, açın dinleyin hemen!

İlk gençlik yıllarınız bu şarkılarla ve en az bunlar kadar güzel diğer The Smiths şarkılarıyla geçince hayata dair aldığınız derslerin bir kısmı ister istemez bu şarkılardan edinilmiş oluyor ve bu pek çok şeye bakış açınızı değiştiriyor. Sevgili Johnny Marr, sana ne desem bilemiyorum gerçekten.

İkinci Marr, ilk Marr kadar geniş bir alana, onun kadar uzun zamandır etki etmiyor aslında. Kendisi, çok uzun zaman önce fikirlerinden etkilendiğim, sonra varlığını tamamen unuttuğum, muhtemelen bu unutuş sırasında alttan alttan bakış açımı etkilemeye devam eden ve bu sabah birden gündemime bomba gibi düşmüş bir kişi olan David Marr. 19 Ocak 1945 yılında doğan David Marr,-Görg.'ümle aynı gün doğduğu için şu dakika itibariyle daha da sempatik buluyorum kendisini- psikoloji, yapay zeka ve nörofizyolojiden edindiği sonuçları yeni görsel işlem ya da işlemleme (visual processing) modellerine entegre ederek adını bilişimsel sinirbilim tarihine altın harflerle yazdırmış bir sinir bilimci ve psikolog. 1980 yılında çok genç bir yaşta lösemi yüzünden hayatını kaybetmiştir.

Marr'a göre beyni anlamak için, beynin karşılaştığı sorunları ve onlara ürettiği çözümleri anlamamız gerekir. Görme/görüşe (vision) bir bilgi işlem sistemi olarak yaklaşan Marr, bilgi işlem sistemlerini anlamamız için onları birbirinden farklı ancak birbirini de tamamlayan üç farklı seviye de analiz etmemiz gerektiğini söylemiştir. Bu fikir bilişsel bilimde Marr'ın Üç Seviyeli Hipotezi olarak bilinmektedir:
1. Bilişimsel seviye: Sistem ne yapıyor (hangi sorunları çözüyor ya da üstesinden geliyor gibi) ve bunu neden yapıyor.
2. Algoritmik/temsili seviye: Sistem yaptığı işleri nasıl yapıyor. İşini yapabilmek için hangi temsilleri kullanıyor ve bu temsilleri manipüle etmek için hangi sistemleri kullanıyor.
3. Uygulama seviyesi: Sistem fiziki olarak kendini nasıl gerçekliyor (sinirsel görme söz konusu olduğunda örneğin, hangi sinirler, nöral yollar kullanılıyor gibi)

Şimdi böyle yazınca sanki çok soyut bir şeymiş gibi oldu ama alakası yok. Güncel hayata çok kolay uyarlanabilir. Örneğin sevgilinizle ilişkinizi çözmeye çalışıyorsunuz diyelim.
1. Bu ilişki ne işinize yarıyor, neden işinize yarıyor? Diyelim ki sizi mutsuz ediyor ve korkunç bir ilişki.
2. Peki nasıl oluyor da sizi bu kadar mutsuz ediyor? Kötü davranıyor, aramıyor, arayınca açmıyor, bir öyle bir böyle yanar dönerlik yapıyor.
3. Peki fiziki olarak bu olay nasıl vuku buluyor? Şiş gözler, kırmızı burun, mor göz altları...

Tamam çok da cuk oturmadı biliyorum ama seviyorum işte var mı diyeceğin, seviyorum işte var mı diyeceğinnn
Az önce blogger gadget'larına bakarken, tam da çiki çiki baaba'ya uygun bir gadget buldum. Efenim siz soruyorsunuz sorunuzu, ben ya da sayfanın ziyaretçilerinde konu hakkında bilgisi olan birisi yanıtlıyor. Fikir çok hoşuma gitti, ekledim, tutarsa bırakacağım yerinde.

saygılar.

Yedi ölümcül günah hristiyanlık inançlarına göre kesinlikle kaçınılması gereken günahlardır. Hristiyanlığa göre iki tür günah vardır: çeşitli yollarla (dua etmek, hayır işlemek, vs) affedilebilecek minör günahlar ve hiç bir şekilde affedilmeyecek, sonsuz lanetlenmeyle sonuçlanacak ölümcül günahlar. Bu yedi sevimsiz arkadaş, kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, oburluk, kıskançlık ve tembellik olarak sıralanır.
Her insanda illaki bir parça bulunmaları kaçınılmaz olduğu için olsa gerek yedi ölümcül günah, pek çok filme, resime, heykele konu olmuştur. Dante'nin İlahi Komedya'sı bu yedi günahı işleyenlerin ayrı ayrı nasıl cezalandırıldıklarını anlatan renkli sahnelerle doludur. Şeytanın Avukatı filminde, Keanu Reeves'in karakteri, şeytanın favori günahı kibir yüzünden başına iş açar. Seven filminin baş kahramanı ne Brad Pitt ne de Morgan Freeman'dır, alenen baş kahramanlığa soyunan yedi ölümcül günah, elini kolunu sallayarak filmin her karesinde dolaşmaktadır.



Yedi ölümcül günahın etkilediği sanatçılar, sadece batıda yaşamıyorlar. Hastası olduğum Full Metal Alchemist serisi (manga, birinci anime, ikinci anime hep birden) şimdi spoiler vermemek adına detaylarına girmeyeceğim homunculusları yedi ölümcül günah ile isimlendirir. Serinin en iç gıcıklayıcı ve eğlenceli karakterleri olan homunculuslara derin felsefi anlamlar yüklenir.


Peki şimdi, böyle güzel bir kasım sabahı yedi ölümcül günah nereden aklıma geldi benim? Hepsi Onur kişisinin suçu. Bana yolladığı leziz makalelerden biri Daniel Schacter'ın The Seven Sins of Memory isimli makalesiydi. Çekici bir başlık, süferli bir konu ve saygı duyulan bir araştırmacı bir araya gelince, makaleyi sömürmem de kaçınılmaz oldu. Neymiş hafızanın yedi günahı söyle bir bakalım:

1. Geçicilik (transience): hafızadaki bilgiye ulaşım yeteneğinin zamanla birlikte azalması. Örneğin ilkokulda öğrendiğiniz bilgileri eskisi gibi hatırlayamıyor oluşumuz bu sebepten.
2. Dikkatsizlik/dalgınlık (absent-mindedness): dikkatsiz ya da sığ kodlama nedeniyle unutma. Siz en sevdiğiniz diziyi seyrederken birisi gelip bir şeyler söyledi diyelim. İşte sonrasında söylenen bu şeyleri hatırlayamayacak olma sebebimiz budur.
3. Bloklama (blocking): Geçici olarak aranan bilgiye erişimin engellenmesi. "Ah, hatırlayamıyorum, dilimin ucunda ama çıkmıyor!" Yeterli bir örnek oldu tahmin ediyorum.
4. Hatalı atıf (misattribution): anımsanan bir anıyı ya da fikri yanlış kaynağa atfetme. Buna örneğim çok bomba, ikiz kardeşler birbirlerinin anıları kendileri yaşamış gibi sahiplenebiliyorlar, sebebi de bu. Inception filmindeki fikir ekme meselesin de önemli bir noktaydı bu, fikri ekip, kişinin fikrin sahibi olarak kendini atfetmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Bu arada filmdeki totem hikayesi bana Lost'daki constant meselesini hatırlattı, bilmiyorum.

5. Telkine açıklık/etkilenebilirlik (suggestibility): Bir anıyı geri çağırma denemesi sırasında yönlendirici sorular ve yorumlarla anı yaratılması. Inception'daki fikir ekme olayı kısmen bundan oluşuyordu, atıftan önceki kısım. Bu özellik adli psikolojide özellikle başa çok iş açıyor. Yanlış sorgulama teknikleri, yanlış kişilerin suçlanmasına sebep olabiliyor.
6.Önyargı (bias): Şu anki bilgi ve inançlarımızla bağlantılı olarak geriye dönük bozulmalar ve bilinçdışı etkilerle anıların bozulması. Şu anda ilişkiniz çok güzel diyelim, ama 4 ay önce değildi, her akşam arkadaşlarınızı arayıp ağlıyordunuz. Fakat şimdi mutlu olduğunuz için 4 ay önce yaşadıklarınızı daha az kötü hatırlıyorsunuz. İşte tam da bu özellik yüzünden siz eski sevgililerinizi kolayca affederken, kankalarınız affedemiyor.
7. Direnç (persistance)): Unutmak istediğiniz halde unutamamak. Travma sonrası stres bozukluğu hastalarının muzdarip olduğu bu durum (sadece onlar değil tabi ki) kötü anılardan kurtulamamak olarak özetlenebilir.

İsmi hafızanın yedi günahı olmasına rağmen Schacter makaleyi bu özellikleri aslında kötü özellikler olmadıklarını, hafızanın evrime uyum sağlama sürecinde ortaya çıkan yan ürünler olduklarını söyleyerek bitiriyor. Aslında evrim ve beyinle ilgili başka bir sürü şey daha söylüyor ama onları anlatmayı Beagle'ın izinde'nin tatlı sahibesine bırakıyorum.
Efenim, geçen hafta motivate me! başlıklı yazımda bahsettiğim listeyi hatırlarsınız. Liste çoğunlukla yerinde saymakla beraber, bazı gelişmeler de olmadı değil.

En önemli ve süperli gelişme -ki zaten iki gelişme var- tiyatroya gitmemiz oldu. Bu sene sezon açılışını her sene olduğundan daha sonra bırakmamız canımı sıkıyordu. Bir de içimde sezonu açsak ne olacak iki oyuna gidip unutuyoruz bilet almayı diye sinsi ve sinir bir şekilde söylenen uyuz bir ses vardı. Dilek ve Uygar çiftinin gazı sayesinde aynı gece iki sıkıntım da çözüldü. Geçen cuma sezonu açtık ve 2 oyuna daha bilet aldık.

Açılış oyunumuz Murathan Mungan'ın yazdığı ve Ersin Umulu'nun yönettiği Dört Kişilik Bahçe isimli bir oyundu. Üsküdar Musahipzade salonuna girip sahne tasarımını ve dekoru görünce bir an heyecanlandık. Çok güzel ve etkileyici olan bu dekor, kötü bir oyuna yardakçılık yapmıyordur herhalde diye düşünerek, ışıkların kararmasını beklemeye başladık -bu çoğullar Mafizimden geliyorlar.-

Oyun içimizi çekti.

Özetini vermem gerekirse:
Porselen sevici, en az benim kadar kambur duran, itici, ud çaldığı iddia edilen gudubet bir abla, burnundan kıl aldırmayan, ama iki cümlesiyle "haaa demek ondan" dememizi sağlayan bizimkilerin Nazan'ı anne, oyundaki tek izlenir kişi olan paşa dede ve sonradan yırtık dondan fırlar gibi fırlayarak sahneye atlayan daha sevimsiz, daha itici, zorlama ve annesi sayesinde aslında ailenin kara meleği olduğunu anladığımız kız kardeş Talia eski bir konakta kavga eder, bardak çanak kırarlar. Arada ud - gerçi oyunda lavta kullanılmış- sesleri yükselir, dekor yıkılır, Bayrampaşa'da herkes aşk-ı memnu tadında bir sonla kucaklaşır.

Şimdi bu anlattığım hikaye hiç yukarıdaki dekora yakıştı mı? Oyun allahtan bir perdeydi, biz zaten en arkada üç sıra Talia yüzünden sinir kriziyle karışık bir gülme krizine girerek zamanın nasıl geçtiğini pek anlamadık. Oyunun kitapçığını okuyunca aydınlandım. Bu oyun meğerse Murathan Mungan'ın master teziymiş. Ben hep diyorum, master tezinden iyi bir şey çıkmaaazzz!!!! Oyun hakkımdaki görüşlerimi şu sözlerle bitirmek istiyorum:
-Evin vardııı, kapın vardıııı, bardakların vardııııı, kocan vardıııııı

Olsun, sayesinde sezona başladık, bu hafta İki çarpı iki, bayramdan sonra da Marat/Sade isimli oyunları göreceğiz, hadi bakalım.

İnternetin neden güzel olduğu kısmına gelecek olursak, listeme geri dönmemiz gerekiyor. Listedeki belgesel izleme maddesini yerine getirmek için dün gece en iyi belgeseller neler acaba, bir baksam, diyerek giriştiğim araştırma kısa sürede meyvesini verdi. http://topdocumentaryfilms.com/ isimli nadide site bir sürü süper belgeseli bir araya topluyor, bir de üstüne yetmezmiş gibi bedava online seyretme imkanı sağlıyor. Israrla tavsiye ediyorum!

Eminim John Jameson 1770 yılında Dublin'de damıtım evini kurduğu zaman yarattığı viskinin 338 yıl sonra Berlin'de birinin hayatını değiştireceğini tahmin etmemiştir. Evet. 2008 yılının bir Temmuz akşamı, daha önce de bahsi geçen süper Haluk kişisi beni bir bara götürdü. Aslında zaten her gece eve dönmeden evin karşısındaki bir barda -Nick Cave her Berlin'e geldiğinde oraya gidermiş- viski içiyorduk. Ama içtiğimiz o viskiler, bildiğimiz geçtiği yeri kezzap yemiş Bergen'e çeviren yakıcı ve yıkıcı viskilerdi.

Sonra bir akşam her şey değişti. Gittiğimiz bar zaten çok karizmatikti. Sadece siyah ve beyaz renklerinden oluşan inanılmaz etkileyici bir atmosfer ve mekanın tam ortasında kocaman, yuvarlak bir bar. Birer viski istedik. Hatırlıyorum, hemen içmedim, biraz oyalandım. Sonra her akşam aldığım tada benzer bir tat almayı bekleyerek içkimden ilk yudumumu aldım ve işte o anda her şey değişti. Yumuşak,akıcı bir lezzet beni esir aldı. Gözlerim hayretle büyüdü ve o anda daha önce hiç gerçekten viski içmemiş olduğumu anladım. Hemen barmen'e, bu viski ne, diye sordum. Gülümseyerek bana şişeyi gösterdi ve "It's not whiskey, it's Jameson" dedi.

O gece seke seke eve döndük ve ben sarhoşluğun da etkisiyle damağımda o tatla uykuya daldım. Ne yazık ki tadın damağıma yapışması gibi, ismi aklıma kazınmamıştı. Bir James vardı işin içinde ama tam çıkmıyordu işte kelime. Döndükten sonra aylarca Mafizime ne kadar muhteşem bir viski içtiğimi, ne kadar şahane olduğunu, ne kadar harika olduğunu anlatıp durdum. Ama o son iki harf bir türlü çıkmadı ağzımdan ve bulup içemedik.

Yaklaşık bir sene sonra bir gece, baş başa daha yeni açılan -hatta tam açılmamış olan- Pendor Corner'a gittik. Ne içsek diye menüye bakarken bir anda anılar sel gibi akmaya başladı. Orada, diğer bir çok içkinin arasında, mağrur ve gururlu Jameson ismi duruyordu. Üstelik on milyondu. Işık hızına nasıl ulaşılacağını bulmuş fizikçi misali çılgınca bir sevinçle, "Buldum" dedim mafizime, "buldum... Sana aylardır anlattığım viskiyi buldum!" Ama talih o gün gülmedi yüzümüze, mekan daha tam açılmamıştı, isim yazılıydı belki menüde, ama stoklar henüz bu şahanelikle tanışmamıştı.

Fazla beklememe gerek kalmadı tabii. Tarihimde bir içkiye bu kadar tezahürat yaptığım görülmediğinden, mafizim o hafta bir küçük şişe Jameson ile geldi eve. O günden beri her yurt dışı yolculuğumun kaçınılmaz geri dönüş hediyesi olan Jameson, arkadaş grubumuz içinde de kendine sessiz ve saygı duyulan bir ağır abi misali yer edindi.

Dün üşenmedim, merak ettim, nedir bu Jameson'ı diğerlerinden ayıran şey diye. 330 yıllık bir geleneğin nadide ürünü olan Jameson, benzerlerinden 3 kere damıtılması ile ayrılıyor. Zat-ı şahaneleri John Jameson 4 ve 5 kere damıtmayı da denemiş ama bu deneyler üçlü damıtmanın kalitesinin üzerine çıkılamayacağını göstermiş. Jameson, hiç bir masraftan kaçınılmadan en iyi tür arpa ve fıçılar kullanılarak yapılıyor. Üretimin kontrol altında olması ve kaliteden ödün verilmemesi için yalnızca tek damıtım evinde üretim gerçekleştiriliyor.

Daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, www.jamesonwhiskey.com'u ziyaret edebilirsiniz.
2006 Kasım ayından bir postum:

Birbirinden çok farklı türleri olan ve akıl sır erdiremediğim bir tatlı çeşidi var: Helva.
Sık tüketilen bir takım helva çeşitlerine bir göz atalım. İrmik helvası adı üstünde irmikten yapılan içine çam fıstığı (şam değil çam) konan böyle bakır rengi minicik tanelerden oluşan bir helva. Hemen gözümüzün önünde canlandıralım. Evet tamam. Şimdi ikinci helvamız olan un helvasına geçelim. O da adı üstünde undan yapılıyor. Un helvası irmik helvasına göre çok yağlı, yapılışına göre bejden koyu kahverengine doğru uzanan bir renk skalasına sahip, öyle irmik helvası gibi oraya buraya dağılmayan, kaşıkla değil de elinizle hop hop yiyebileceğiniz böyle köftemsi bir formatta bir helva. Gözümüzün önünde canlandıralım. Canlandırdık mı? Evet. Sıra üçüncü helvamızda: tahin helvası. Tahin helvası da tahin ağırlıklı bir helva. Diğer iki helvadan çok daha katı. Bıçakla kesilen, kimi zaman kesilirken dağılıveren böyle ağızda biraz gıcırdayan bir helva. Böyle açık kahverengimsi bir rengi var. Şekli dikdörtgen. Hep beraber hafızamızdan görüntüsünü bulup getirelim... Tamam. Son helvamız kağıt helva. Adı üstünde olmasına rağmen kâğıttan yapılmayan bu helva gofretimsi bir dış yüzey ve içinde annemin çöven adını verdiği bir maddeden oluşuyor. Sert görünümlü ama kırılgan, biraz da yapışkan olan bu helvamız kesip biçmeden ısırılarak yeniliyor. Şekli yuvarlak ve çok açık bej renginde. Son iki helvaya ilk iki helvanın aksine kutsal anlamlar bahşedilmiyor. Evet kağıt helvayı da gözümün önünde bir frizbi misali salındıralım. Tamam şimdi asıl meseleye geliyorum. Hepimiz okuduk, gözümüzde canlandırdık. İçlerinde şeker ve yağ olması dışında hiç bir ortak noktası olmayan bu 4 tatlı ve lezzetli şeyin hepsine neden helva deniyor? Neden? Hiç bir şeyleri benzemiyor birbirine. Alakasız pek çok helva çeşidini saymıyorum bile. Haydi kutsallar ondan desek, son ikisi kutsal değil. Renkleri şekilleri, tatları, dokuları hiç bir şeyleri ortak değil. Yağ ve şekerse mesele, mesela elmalı keke neden elmalı helva demiyoruz? Neden? Bütün bu helvalar neden helva? Bu çeşitliliğin sonu nereye varacak? Helvalar helvalıklarını nereden anlayacak?

Saygılar sunuyor, bol helvalı günler diliyorum.
Evet, sayın ve şahane okurlar. Bugün de sizler için yemedim içmedim bir takım güzellik ipuçları araştırdım. Yazıma başlamadan önce bu bilgileri edindiğim http://www.realage.com adresindeki yazılarıyla beni aydınlatan Dr. Amy'e teşekkürü bir borç bilirim. Mehmet Öz ona güvendiyse, ben de güvenirim dedim ve sizler için aşağıdaki bilgileri derledim:

Dr. Amy Hanım kızımız bizler için cebi yakmayan kaliteli cilt bakım öneriler hazırlamış.

En iyi dudak koruyucu: Vazelin! evet hem ucuz hem de süpermiş. Ayrıca şöyle bir dip notumuz var: içinde phenol olan dudak koruyuculardan uzak durunuz. Zira bu madde dudağın koruyu üst tabakasını soyarak doğal korumamızı bozuyormuş ve bizi dudak kremine bağımlı hale getiriyormuş. Son dönemde Türkiye piyasasına gire blistex marka dudak koruyucularında bu madde bulunuyormuş örneğin. Ben benimkini attım.

Dove: Yüz temizleyici ve duş jeli olarak uygun fiyat kategorisinde kendisini tek geçiyor Dr. Amy. Çünkü bu ürün cildi temizlerken doğal yağları da beraberinde götürmüyormuş.

Vücut nemlendiricisi: Neutrogena Norwegian formula body lotion. Başka bir ürün daha vardı ama ben burada satılmayan ürünleri bloga koymamaya karar verdim.

Yüz için nemlendirici: Neutrogena Healthy Defense SPF 30. Bangır bangır her yerde yüzünüze güneş koruması kullanın diyorlar. Yaz-kış demeden.

Genel güneş koruması: Neutrogena Sensitive Skin Sunblock Lotion SPF 30 süpermiş. % 9.1 oranında titanyum dioksit varmış içinde ve bu bizi süper koruyan bir şeymiş. Günlük olarak elimize, güneş gören yerlerimize, dekoltemize falan güneş koruması yapmalıymışız ki geç yaşlanalım.

Bu arada eğer ben biraz daha para harcayabilirim diyorsanız eğer, la roche posay'in her ürününü tavsiye etmiş kendisi. Benden söylemesi.

Pazar günü suşi kursumuzun başlamasını beklerken Burcu'yla tabi ki manga ve animelerden bahsediyorduk. Bir ara Burcu "O hani önermiştin ya Kare Kano, onu okudum" dedi. Dondum kaldım, çünkü o mangayı ben önermemiştim, Burcu beğenmişti, demek ki dışarıda bir yerde benim bilmediğim, üstelik bitmiş bir shoujo manga benim onu sömürmemi bekliyordu.

Tabi ki yemedim içmedim, pazartesi sabah ilk iş kare kano'yu okumaya başladım. Uzun adı Kareshi Kanojo no Jijo, his and her circumstances, ingilizce yazmamın sebebi cinsiyet farklarını Türkçe'de yansıtamıyor olmam. Mangaka Masami Tsuda'nın ilk uzun metrajlı serisi.

Mükemmel öğrenci görünümüyle çevrelerini kandıran ve birbirlerini bulunca gerçekte kim olduklarını da bulan iki dünya tatlısı karakterin hikayesini anlatıyor kare kano. Hem romantik, hem eğlenceli, benim romantik komedi türündeki bir mangadan beklediğim her şeyi 90 bölümde tatlı tatlı veriyor. Tamam bir Hana Yori Dango, Koukou Debut, Hana Kimi değil ama en azından Suzuka gibi 300 bölüm sürüp bir de sonunda içinizi kıymıyor. Mangakanın okuyucuyu ters köşeye yatırdığı ve nanik yaptığı yerlerin tadı damağımda kaldı. Şu an hem onun gibi bir manga daha okumak, hem de bir süre böyle bir manga bulmamak istiyorum. Bitirene kadar bırakamıyorum zira, bütün hayat bir anda askıya alınıyor.

Ama söylemeden edemeyeceğim, ne tatlı şeydin sen öyle Arami!
Söylemem lazım, dayanamayacağım.

Her sabah ilk iş, bloguma kaç kişi girmiş diye bakıyorum. Yorum bıraktığınız zaman, günüm aydınlanıyor, içim kıpraşıyor, ağzım çarpık bir gülümsemeyle donanıyor.

Hele izleyiciler yok mu, her yeni izleyici de zil takıp oynayasım geliyor. Çiki çiki babaabaaaaa diyerek sandalyemde kımıl kımıl kımıldanıyorum.

hoşuma gidiyor ne yapayım :)

Kendimle ilgili hedeflerimden biri, her akşam yastığa başımı koyduğumda "Bugün çok iyi bir gündü" diyebilmek. Bunu söyleyebilmek için o gün içinde neler yapmam gerekiyor diye düşündüm. İşte size liste:
1.İşte verimli bir gün geçirmek (yani anime&manga dışında bir şey yapmış olmak)
2.Yeni bir şey öğrenmiş olmak
3.Sportif bir faaliyet gerçekleştirmek
4.Salak facebook oyunlarından oynamamak
5.Eve gelince mal mal televizyona bakmayıp, eğlenceli bir şey yapmak

Şimdi böyle yazınca çok kolaymış gibi geliyor değil mi, iyi bir gün geçirmek. Ama öyle değil işte. Eğer sabah ipin ucunu kaçırırsam, bütün gün öyle devam ediyor. Yani eğer sabah kahvaltı sırasında oyunlara girer ve çıkmazsam, onları öğle tatili animeleri ve her fırsat mangaları takip ediyor. Eve gittiğimde kafamda hala manganın son sahnesi takılı kaldığı için, üstümü çıkartmadan bilgisayarı açıyorum. Yemek arası verip manyak gibi bayılana kadar manga okumaya devam ediyorum. Bu, ben bu rutinden fenalık geçirene kadar sürüyor. Yapılanları bırakıp nedenlere baktığımda ise derin bir motivasyonsuzluk hali ve özdisiplin eksikliği bir şamar gibi suratıma çarpıyor.

Geçtiğimiz haftalarda görg.'ümle kararlar aldık "eeehhyy, yettere be!" diyerek. Sonra aldığımız kararların hiç birini uygulamaya koymadık, ben de bu yüzden ibret olsun diye kararlarımızı buraya yazmaya karar verdim. Tabi görselsiz bir post olmasını istemediğim için de motivasyonla ilgili görseller arattım ve bence bize en uygun olanlarını buldum.

Evet efendim, şimdi gelelim fasulyenin faydalarına. Bendeki listede ortak yapılacaklar ve benim yapacaklarım var. Görg.'ünkiler onda. Bakalım neler yapacağız demişiz:
1.Mitoloji oku (kitabı elime almadım o günden beri)
2.Bilim tarihi oku (kitabı elime alıp, rafa kaldırdım)
3. edge.org'u oku (alakam olmadı)
4.Tuğay ile evrim ve karar alma mekanizmaları çalış (randevulaştık, buluşmayı başaramadık henüz)
5.Fotoğraf çek (facebookta birilerinin fotoğraflarına baktım sayılır mı?)
6.Yogaya git (üç kere niyetlendim)
7.Yüzmeye git (bunun içn cidden geçerli mazaretlerim vardı)
8. Belgesel izle (dün torrent kullanmayı sonunda öğrendim, olacak gibi bu, bugün iyi belgesel araştıracağım)
9. Ted tv izle (eeeee, şey)
10.Omega 3 iç (en kolayı bu ama bunu bile yapmadım, yazıklar olsun bana)
11.Japonca çalış (aa, bunu yaptım geçen hafta, bugün tekrar yapacağım hatta)
12.Poi çalış (hakkında bilgi topladım, sayılır mı?)
13.Sergilere bak (bakmadım)
14.Tiyatrolara bak (bakmadım)
15.Resim yap (konumuz da ne güzeldi halbuki)

Evet, durum bu, işin acı tarafı yukarıdaki listede yer alan her şeyin benim gerçekten zevk alacağım, yapmayı çok özlediğim şeyler olması. Ama işte atalet, ilk kez "Grease" filminin arabalı sinema sahnesinde fragmanını gördüğüm ve o zamandan beri unutmadığım yağlı, yıvırgan kütle gibi ben durdukça ele geçiriyor beni, onun yıvır yıvır kollarından ve her yani kaplayan ağırlığından kurtulamıyorum kolay kolay. Sürekli kendi kendini gaza getirmeye çalışmakta çok zor yahu. Aslında bir el atsanız, hep birlikte misler gibi çıkacağız feraha.

Neyse, depresifliği bırakmak lazım. Harekete geçmek lazım. Kaç gündür aklımda olan konular var buraya yazmak istediğim, onları yazayım mesela hemen, yazınca kendimi iyi hissedip, daha fazlasını isteyeyim. Aslında mesele bu işte, bir kere başlayabilsem istediklerimi yapmaya, aldığım zevk devam etmemi sağlayacak. İşte o zaman çıkacağım karanlıktan aydınlığa, buralar hep dutluk olacak o zaman!

2008 Temmuz ayında, ilk yurtdışı kongre katılımımı gerçekleştirmek için Berlin yollarını tutmuştum. Pek sevgili arkadaşım möçö'nün yanında kalacaktım ama möçö benim gittiğim süre boyunca sadece bir iki gün Berlin'de olacaktı, ben tek başıma gidiyordum, bu nedenle de orada geçireceğim 10 gün boyunca sıkılacağımdan ve daralacağımdan çok emindim. Fakat bilmediğim bir şey vardı, möçönün bir ev arkadaşı vardı ve o ev arkadaşı muhteşem bir insandı. Orada kaldığım 10 gün boyunca beni eğlenceden eğlenceye sevk etmesini geçtim, bana hala hastası olduğum bir takım tatlar tanıştırdı. Bahsi geçen Haluk kişisi, şu anda "Yurtdışında yaşamasına kıl olduğum süper insanlar" listemin ilk beşinde yer alıyor.

Neyse efendim, biz konumuza geri dönelim. Berlin seyahatimde tanıştığım -önceden de biliyordum belki, ama daha önce gerçekten tanışmamıştım- en önemli tat Hefe Weizen idi. Türkçe meali "arpalı buğday" olan bu leziz ve şahane bira türü, yaklaşık 5-6 senedir ağzına bira sürmeyen ve "Allahım, bira içmeden Almanya'da on gün ne yapacağım" diyen bendenizin hem hayatını kurtardı, hem de aklını başından aldı. On gün boyunca gittiğim her yerde sadece hefe weizen içtim, içtiğim her biranın fotoğrafını çektim ve içten içte hafızamızın kaypaklığına ve damağımda partiler veren bu her biri birbirinden nadide tatları unutacak olmama lanet ettim. Dönüşte bir süre Gusta ile kendimi avutmaya çalıştım, ancak uzun süre başarılı olamadım. Özlem, baki kaldı.

Geçen hafta pazar günü 2 saatlik bir bekleyişi güzelleştirmek için Burcu'nun dahiyane fikri sayesinde bir Bebek tap's gezisi yaptık ve hefe weizen içtik. O yoğunluk, o kendine has koku ve üstüne eklenen muz aroması beni kendimden geçirdi. Bu kadar zamandır dibimde bu kadar şahane bir hefe olması ve benim bunun farkında olmamamın bana hissettirdikleri konusuna hiç girmiyorum. Tabi ki bu gezinin sonunda kendimi hefe weizen'ı diğer biralardan ayıran şeyin ne olduğunu merak ederken buldum.

İlk öğrendiğim şey, benim hefe weissen olarak bildiğim -beyaz ya hani kısmen- isminin aslında hefe weizen olduğu idi. Ale olarak sınıflandırılan ve bir tür beyaz Alman birası olan hefe'de arpanın yanı sıra bol miktarda buğday maltı bulunuyor -Belçika versiyonunda buğday ham haliyle bulunuyormuş-. Üst fermantasyon denilen daha hızlı bir süreçten geçiriliyor. Hefe bu biranın geleneksel ve filtrelenmemiş hali, eğer filtrelenirse kendisine kristalize weizen deniyormuş. Genelde yukarıda gördüğünüz gibi 500 ml.'lik vazo şeklindeki bardaklarda servis edilen bu şahaneyi servis ederken barmenler, hem fazla köpük oluşumunu engellemek, hem de buğday aromasının bardağa yayılmasını sağlamak için bardağı çeviriyorlarmış.

Bugün bira için ne yaptın diye sorarsa birisi, verecek cevabım var artık.

Bugün istatistik dersinde birden farkına vardım, dünyayla ilgili çok az şey biliyorum, sayısal anlamda özellikle. Odaya döner dönmez bir bakayım dedim ve çok çılgın bir site buldum, www.worldometers.com. Sitede bir sürü sayaç var ve bugün yapılan google aramalarından, bugün doğan ve ölen insanlara kadar pek çok veriyi çılgınca dönen sayaçlarla gösteriyor. İşte bana ilginç gelen bazıları:

-BM'de 192 ülke var (ben 181 sanıyordum, cehalet başka bir şey.)
-Bu yıl 838.589 yeni kitap basılmış (nereden baksanız umutsuz durumdayım, ölene kadar sadece okusam bile o ana kadar yazılan kitapların en iyi yüzde birini bile bitiremem.)
-Bu yıl 9.399.283 hektar orman kaybetmişiz.(Daha acı olan tarafı bu sayının ortalama saniye de 1 hektar artması)
-Bu yıl 115.813 tür tükenmiş.
-Bu tüketim hızıyla devam edersek Petrol'ün bitmesine 15.374, gazın bitmesine 60.801, kömürün bitmesine de 151.971 gün kalmış.(Çekirge sürüsü gibiyiz, başka da bir şey demiyorum.

Çok çılgın başka rakamlar da var, bir bakın dilerseniz, benim sinirim bozuldu, daha fazla yazmayı reddediyorum.
Ben küçükken, herkesin küçük dili farklı şekilde olur zannediyordum. Çünkü benim küçük dilim kalp şeklindeydi. Sonradan öğrendim ki, benim ters asılı kalp şeklindeki dilim, çatal dil olarak geçiyormuş literatürde, çok Harry Potter vari. Neyse efendim, benim dilim kalp şeklindeydi, abimin, babamın, annemin değildi, diğerlerinin küçük dillerinin şeklini bilmiyordum ama farklı olduklarından emindim. Belki iskambil kağıtlarındaki şekiller gibi, dört tür vardır diyordum, sinek şeklinde küçük dil çok zor olur diye düşünüyordum. İlkokuldayekn gittiğimiz kulak burun boğaz doktorum pek şahane Hilmi Körbeyli, bu küçük dil olayının, yarım damak olayının en hafif atlatılmış hali olduğunu ve akraba evliliğiyle ilgisi olabileceğini söylemişti. Annesi ve babası Türkiye'nin iki ucundan gelen bir insan olmama rağmen yayam ve dedem akraba evliliği yapmışlardı, ve bu durum bana kalp şeklinde bir küçük dil olarak miras kalmıştı. Çok masallardan çıkma geliyordu bana o zamanlar bu durum.

Neyse efendim, az önceki postu yazarken aklıma takıldı. Aslında küçük dilim hakkında pek bir şey bilmiyordum. Üşenmedim, sizler için araştırdım:

Literatürdeki adı, bifid uvula olan bu durum medyal nasal ve maksilari süreçler (pek bir şey anlamadım ben şahsen) arasındaki füzyonun tam olarak tamamlanmamasından kaynaklanıyormuş. Bifid uvula'da normalinde olduğundan daha az kas oluyormuş bu durum kendisininin burun kanalını kapatma gücünü azaltıyormuş. Bu nedenle bifid uvulası olanlarda orta kulak iltihabı çok sık görülüyormuş.

Acayip değil mi? İnsan her gün kendisi hakkında bir şey öğreniyor.

Geçenlerde televizyon seyrederken aklıma geldi, sonra dün akşam arkaikim ve mel. ile paylaştım, mesele şu:

Televizyonda, sinemada bir şeyler seyrederken oyuncuların pek çok özelliğini öğreniyoruz değil mi? Küçük dillerinin şeklinden (herkesin küçük dili aynı olur demeyin, benimki farklı), popolarının en ince kıvrımlarına kadar biliyoruz. Hayat hikayelerine ulaşmak, haklarında en yakası açılmadık bilgilere ulaşmak da bir kaç tıka bakıyor. Ama biz bu insanlar nasıl kokuyor, bilemiyoruz ve ben nasıl kokuyorlar inanılmaz derecede merak ediyorum. İlk merak etmeye başlamam aşağıdaki arkadaş nedeniyle oldu.

İlk Alacakaranlık filminin ardından dedikodular, Edward Cullen'ı oynayan Robert Pattison'dan rol arkadaşlarının çok şikayetçi olduklarını söylüyordu. Söylentilere göre Robert bey yıkanmıyor, saçını başını yıkamıyor, bu nedenle de feci kokuyormuş. Ne kadar doğru ne kadar yanlış, bilemem ama bu dedikodular benim kafamda soru işaretleri uyandırmaya yetti. Böyle karizmatik ve şukela birinin -artık çok emin değilim, edward cullen cazibesiydi sanırım.- kötü kokma ihtimali aklıma bile gelmemişti. Ben otomatik olarak televizyonda gördüğümüz ve görünümü kötü koku hissi verenler dışında -evsizler, cesetler- herkesin güzel koktuğunu düşünüyordum. Sanırım biraz iş ahlakı nedeniyle aklımda böyle bir fikir vardı, insanlarla çalışıyorlar, temiz kokuyorlardır gibi bir düşünce sanırım. Sonra düşündüm ki, böyle bile olsa durum, hepsi temiz koksalar bile nasıl kokuyorlar bilmiyorum. Parfümlerinin adını bilsem bile, bilemem, ten kokusu+parfüm bambaşka bir şey zira.

İşte merak ediyorum, nasıl kokuyor bütün bu insanlar?

Dün benim için oldukça önemli bir gündü zira Steve ile 4 ay süre bir ders maratonunu tamamlamayı başardık. Dersler sırasında ben de kendisinden pek çok şey öğrendim - bkz. spirulina- ama benim için en önemli katkısı, bana poilerimi hatırlatmak oldu.

Yanılmıyorsam Mafizimle gittiğimiz ilk Rock'n Coke'ta bir standan almıştık poilerimi. Önce tüllü janjanlı versiyonlarını almıştık ama daha iki çevirmede paralanınca gidip onları değiştirmiştik. İşte o günkü o bir-iki çevirmeden sonra poiler bir kenara atıldılar ve orada unutuldular. Geçen sene bir ara Esra poi kursuna giderken tekrar aklıma geldiler ama kurs perşembe akşamlarıydı, benim ders akşamlarımdı gidemedim, kaldı.

İşte geçtiğimiz haftalarda bir egzersiz sırasında, okulda öğle tatillerinde ya da boş vakitlerimde çok daraldığımda ne yapabilirim beyin fırtınası yapıyorduk ve bir anda aydınlandım! Hiç bir şeyi kırıp dökme korkum olmadan rahat rahat poilerimi oradan oraya sallayabilirdim! İşte bu nedenle bugün "poi nedir, yenir mi?" konulu araştırmama başladım ve tabi, ben merak edince siz de etmiş sayıldınız.

Yeni Zelanda'da yaşayan Maorilerin geleneksel ve kadim bir dansının baş aktörü olan Poi, Maori dilinde ipin ucundaki top anlamına geliyormuş. Maori halkı poileri kollarının esnekliğini ve gücünü artırmak ve koordinasyon kazanmak amacıyla kullanıyormuş. Yeni Zelanda'dan Avustralya'ya,oradan İngiltere ve dünyaya yayılan poi, meditasyon, terapi, eğlence ve performans gibi pek çok amaçla kullanılıyor. Yukarıdaki resimde gördüğünüz ateş poisi gibi karizmatik, ledlerde ışıldaması sağlanan ışıklı poiler gibi teknolojik ya da benimki gibi tenis toplarından oluşan patetik versiyonlarını bulmanız mümkün.

Poi hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz şu adreslerden yararlanabilirsiniz:
www.homeofpoi.com
www.poiart.com (bu süper bir site, ücretsiz poi etkinlikleri duyurular vs. yer alıyor)
www.playpoi.com

Bundan seneler önce -yaklaşık 9-10 sene kadar önce- havada uçuşan bir takım fransızca kelimeler ve galonla içilen filtre kahveler arasında bir arkadaşım, bana bir hayalini anlattı. Koskoca bir sosyolog olan bu kendini bilmez kişi, hayatını oyun oynayarak geçirmek istiyordu. Oyun oynamayı o kadar seviyordu ki, uyuduğu, yemek yediği, trafikte kaldığı zamanlarda bile oyun oynamış sayılmak için, başkalarının oyunlarından kendi hanesine skor yazmak için bir oyun yaratmak istiyordu -onlar oynayınca, biz de oynamış sayıldık-.
Bu tuhaf ve kendini bilmez insan kendi gibi tuhaf ve kendini bilmez başka insanlar da bulmayı başardı zaman içinde. Adına düş enstitüsü dedikleri bir oyun evi kurdular. Kocaman kocaman adamlara, çocukluklarını hatırlatıp, oyunlar oynattılar. Ama işte bu tuhaf, haddini ve kendini bilmez insanlara bu da yetmedi. Çünkü hala trafikte, yemek yerken, banyo yaparken ya da arkadaşlarla sohbet ederken oyun oynuyor sayılmıyorlardı, illa da o oyunu yapmaları gerekiyordu bunun için. Sonunda hep birlikte yola çıkmaya karar verdiler. Dere tepe düz gittiler, bir arpa boyu yol gittiler. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte canavarlarla savaştılar, ama sonunda başardılar!!!

Bu duygusal girişten sonra hemen sadede geliyorum: KÖŞE BUCAK ÇIKTI!!! Benim için yıllar süre bir bekleyiş sona erdi.Köşe bucağı uzun zamandır bekliyordum ben. Üstelik hiç hoşlanmadığım bir ritüel de sona eriyor. Her d&r'a girişimde içimde küf kokmuş bir duyguyla gidip masa oyunlarına bakıyor, yeni bir şey olmadığını görüp üfleyerek ve üzgün kitap raflarında avunmaya gidiyordum. Sonunda yeni bir oyun oynayacağız ailecek, üstelik bu oyun da pek bir tane arkaik'imin elleriyle yaptığı bir oyun olacak.

Ben bu yılbaşı herkese köşe bucak almayı düşünüyorum. Size de tavsiye ederim. Oyunla ilgili her tür bilgiye http://www.kosebucakoyun.com adresinden ulaşabilirsiniz. Saygılar sunuyorum efendim.

Efendim, dün akşamki postumda Japonya tarihi ile ilgili bir kitap aldığımdan bahsetmiştim. Dün akşam Mafizim içeride çalışırken ben de sevgili kitabımla biraz hoş beş edeyim dedim. Henüz iki bölüm okudum ama işte sizlerle paylaşmak istediğim bilgiler:

1. Japonlar kendilerine Nippon ya Nihon diyorlar. Bu isim Çin karakterleri ri-ben'den geliyormuş ve kabaca "doğan güneşin ülkesi" olarak tercüme edilebilirmiş. Marko Polo 13. yy'da Çin'deyken denizin ötesinde yer alan ve gitmediği bir ülkeden bu şekilde bahsedildiğini duyuyor ve bu ismi Chipango ya da Zipango olarak çeviriyor. Zaman içinde bu kelimeler Japan -Japonya, bizimki daha iyi sanki- haline geliyor.

2. Japon tarihi altı döneme ayrılıyor. Bu dönemler politik gücün coğrafi merkezlerine -haritada bahsi geçen merkezleri görebilirsiniz- ya da imparatorluk adına karar alma süreçlerinde etkili olan ailelere göre isimlerini alıyorlar.


3.Japonların köklerine indiğimizde Ainu'lar var. Bir zamanlar Japonya'ya dağılmış olan Ainul'lardan geriye şimdi Hokkaido bölgesinde yaşayan 15.000 kadarı kalmış. Ainular,daha açık tenliler, daha yuvarlak kimi zaman mavi gözleri ve daha kıllılar. Zamanla anakaradan gelen göçlerle kuzeye itiliyorlar ya da diğer halklarla kaynaşıp bugünün homojen Japon ırkının oluşması için gen havuzuna genlerini bırakıyorlar. Kitaba göre Japon erkeklerinin diğer uzak doğu erkeklerine göre daha kıllı olmalarının sebebi Ainu genleri.
Geçen hafta pazartesi uzun bir aradan sonra kitap alışverişi yaptım. Ntv Yayınlarının güzide kitaplarına daldım. Bakınız neler almışım:

1. Mitoloji: Başvuru kitapları serisinden. Kadim Yakındoğu mitolojisi, Mısır mitolojisi, Yunan mitolojisi, Roma mitolojisi, Viking Mitolojisi, Kelt mitolojisi, Hint mitolojisi, Çin mitolojisi,Japon mitolojisi, Amerikan mitolojisi, Afrija mitolojisi ve Avustralya ve Okyanusya mitolojileri anlatılıyor. 480 sayfalık kitapta bol miktarda görsel de yer alıyor. Derinlemesine araştırma için değil de, genel bir bilgi için iyi bir kitap görünümünde.

2. Sayıların İcadından Sicim Teorisine Bilimin 4000 Yıllık Resimli Serüveni: Özet tadındaki başlığı kitabın içeriğini anlatıyor aslında. Şimdilik şöyle bir göz attım, yanlardaki özet kutuları oldukça işlevsel görünüyor. Elbette 4000 yılı bir kitaba sığdırmak o kadar kolay değil, yine genel bir fikir sahibi olmak için iyi bir kaynak sanırım.

3. Hayat Kitabı:Kitabın alt başlığı "Zamanımızın Büyük Bilimcileriyle Söyleşiler". Tartışılan konular arasında "Kişisel bilinç evrim tarihinde nerede ve ne zaman ortaya çıktı?", "İnsanoğlunun seçilim nedeni bir tür şizofreni geni olabilir mi?", "Evren gerçekten var mı" gibi leziz şeyler var. Okuyup göreceğiz bakalım.

4. Gelecek 50 Yıl: Kitabın arka yüzüne göre "Amerika'nın en önemli popüler bilim yazarlarından John Brockman, Gelecek 50 Yıl'da, alanlarında önde gelen 25 bilimciyi biraraya getirerek bilimin geleceğini tartışmaya açıyor. Amaç, en son bilimsel araştırmaları geniş bir okur kitlesi açısından da anlaşılır kılmak." John Brockman geçen hafta bahsettiğim edge.org'un yaratıcısı. Bu kitapta zaten sitede tartışamaya açılan konulardan birine verilen yanıtlardan oluşuyor.

5. İyimser Gelecek:153 düşünür dünyanın neden iyiye gideceğini yazıyor. Yine bir edge.org marifeti olan kitap, 153 bilimcinin "Hangi konuda iyimsersiniz? Neden?" sorularına verdikleri cevapları içeriyor.

6. Kanıtı Olmayan Gerçekler: Bir edge.org marifeti daha. Kitabın arka yüzünde "Dünyanın önde gelen düşünürleri, somut kanıtları olmamasına rağmen hangi şeylere neden inandıklarını yazdı" yazısı yer alıyor. Bu kitap benim için önemli, çünkü onun sayesinde edge.org'dan haberdar oldum ve kitap alma ihtiyacımın tepelere çıkmasına neden oldu. Bu yüzden ilk onu okuyacağım.