bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aslında bugünkü yazımın konusu çalıştığım alanın (otobiyografik bellek) temellerini atan Sir Francis Galton üzerine olacaktı ama, psikoloji tarihine bulaşacaksam, olayları toz ve gaz bulutu halinden ele almanın daha uygun olacağına karar verdim. Sonra dedim ki, şimdi antik yunan felsefesine girersem, çıkışım olmayacak o nedenle işe Descartes'dan başlamaya ve yüreğimin götürdüğü yere gitmeye karar verdim. Buyrunuz efendim:
 

1596-1650 yılları arasında yaşayan Rene Descartes, sınava en zor sorudan başlamış ve döneminde yüzyıllardır filozofları meşgul eden beden-ruh ilişkisine el atmıştır. Descartes'a göre ruh ve beden birbirleri üzerinde karşılıklı olarak etkileri bulunan iki farklı varlıktır. Beden hareketli, maddesel varlığı olan bir makinedir, ruh ise maddesel varlığa sahip değildir ve doğa kanunları ona işlemez. Bu iki farklı varlık, beyinde bulunan epifiz bezi (pineal gland) sayesinde iletişim kurarlar. Ruh sadece tek bir işlevden, düşünmeden sorumludur ve geri kalan bütün işlevler (üreme, algı, hareket vb.), bedenin yetki alanında yer alır. Bu görüşüyle Descartes, düşünürleri dikkatlerini ruh-beden probleminden alıp fiziksel-psikolojik dualizm üzerine yoğunlaştırmaya davet eden bir yaklaşım sunmuştur. Sadece metafizik analizlere anlaşılmaya çalışılan ruh, nesnel gözlemlerle incelenebilen akla dönüşmüştür.

 Descartes, ruhun iki tür fikre yol açtığını savunuyordu: türemiş (derived) ve doğuştan gelen (innate). Türemiş fikirler bir dış uyaranın doğrudan uygulanmasıyla ortaya çıkar (zil çaldığında tenefüse çıkacağınızı bilmeniz gibi) ve duyumsal deneyimlerin ürünleridir. Daha büyük öneme sahip doğuştan gelen bilgiler ise dış dünyada deneyimlediğimiz olay/nesneler tarafından oluşturulmamıştır. Tanrı, geometri aksiyomları, mükemmellik gibi fikirler doğuştan gelen fikirlere örnek olarak verilebilir. Descartes bu görüşüyle nativistik algı teorisine zemin hazırlamıştır.

 Descartes hakkında (bana göre elbette) ilginç bilgiler: -1617'de gönüllü asker olmuştur ve Hollanda, Bavyera ve Macaristan ordularında görev yapmıştır. -Saçlarının griye dönüşmesini engelleyebilecek teknikleri araştırmıştır. -20 yılda 13 kasaba ve 24 farklı evde yaşamıştır. -"İyi yaşayan, iyi gizlenendir" gibi bir düstura sahiptir. Ev adresini çok yakın bir arkadaşı dışında herkesten gizlemiştir. - 1649 yılında İsveç Kraliçesi Christina'ya felsefe dersleri vermek üzere İsveç'e gitmiştir. Kraliçenin sabahları saat beşte, iyi ısıtılmayan bir kütüphanede yapılmasında ısrar ettiği derslere ancak 4 ay dayanabilmiş ve 11 Şubat 1650 yılında hayatını kaybetmiştir. -Son olarak bence aşağıdaki resme son derece benzemektedir:



Film hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


Bu yazı hazırlanırken Duane ve Sydney Ellen Schultz'un Modern Psikoloji Tarihi kitabından ve Arda Denkel'in Zihin felfesi dersinden aklımda kalanlardan yararlanılmıştır. Kapsamlı olmaktan son derece uzak bir yazı olup, fikir vermek amacıyla yazılmıştır. Saygılar. 

Efendim, herkese iyi haftalar. İlk seslenişimin muhatabı, ekranlardan tanıdığımız ünlü bir isim. Herhalde yıl 2000 falan olsa gerek o dönem birlikte çok vakit geçirdiğim sayko hanım ile birlikte vapurla Kadıköy'e geçerken görüp 2,5 saniye kadar gözgöze geldiğim bu kişi ile yaklaşık 3-4 saat sonra İstiklal caddesinde (insan oğlu kuş misali) ve o gecede Yılan Hikayesi isimli dizide tekrar karşılaşmıştım. Sonradan herkesin Okan Yalabık olarak tanıyacağı bu nevi şahsına münhasır zat, zamanla pek çok hatun kişinin hasta olduğu bir oyuncu haline geldi. Ama ben onu görüp beğendiğimde (dünya ahret kardeşim olsun ehe) aşağı yukarı şöyle görünüyordu:

Son günlerde muhteşem yüzyıl adlı dizide Kanuni'nin kankası Pargalı İbrahim paşa kişisini adeta bir obi-wan kenobi edasıyla oynuyor. Büzülmüş dudaklar kaş altından ciddi bakış falan, bunlar hoş şeyler.


Sevgili Okan Yalabık buradan sana sesleniyorum! Gerek Star Wars tavırlarının gerekse 10 sene önce vapurdaki 2,5 saniyenin hatırına bir şey demeyeyim diyorum ama artık dayanamayacağım. Lütfen, lütfen ama lütfen Kanuni'nin yanında çatır çatır aksansız Türkçe konuşup, Kanuni arkasını döner dönmez gayri müslim aksanı ile -hem de abartılı ve fazlaca tipik bir versiyonu ile- konuşmaya başlama. Kalbimi kırıyorsun. Belki de yönetmen istiyordur bilemiyorum elbette, kendi halinde bir araştırma görevlisiyim ben, oyunculuk-dizi, bunlar beni aşar. Eğer öyleyse adını bilmediğim yönetmenine bu arzu halimi iletirsen sevinirim. Saygılar sunuyorum.

Evet. Yani sonuçta ben de insanım, Türkiye'de yaşıyorum. Sadece mangayla animeyle, araştırmayla hafızayla geçmiyor ömrüm, annemlere yemeğe gidiyor ve Muhteşem Yüzyıl seyretmek zorunda bırakılıyorum. Bunlar önemli şeyler.

İkinci seslenişim bugüne kadar beni pek çok farklı sevinç ve heyecana gark etmiş bir yayın evine geliyor. O ki, Dunbar'ın kitabını Türkçe'ye çevirdi, o ki Türkiye'de popüler bilim yayıncılığına yeni bir tat, bir doku getirdi, o ki bana edge.org'u tanıttı. Evet, bildiniz o ki ntv yayınları. Son zamanda ağzım sulanarak okuduğum ve gözlerimde mutluluk yaşlarıyla kütüphaneme yerleştirdiğim pek çok kitaba sahip olmamı sağladığı için gönül borcum var, çok ağır konuşmak istemiyorum.

Sevgili ntv yayınları, lütfen, senden çok rica ediyorum, çevirilere biraz daha özen göster. Cümle bozuklukları falan çok sorun değil. Ama örneğin Dunbar'ın "Şu hayatta kaç arkadaş lazım?" kitabında öyle hatalar var ki, okuyucuların yanlış bilgi edinmelerine sebep oluyor, üstelik konu üzerinde önceden bilgi sahibi değillerse benim gibi, bu durumun farkına varmak gibi bir şansları asla yok. Bence seçtiğin muhteşem kitaplar daha fazla özen görmeyi hak ediyorlar. Ayrıca yüce Ntv yayınları, aklıma süper bir fikir geldi, eminim sen de seveceksin: Sen bana çıkan kitaplarından birer tane gönder, ben de onları okuyup buradan tanıtımlarını yapayım, ne dersin? Bence çok iyi bir fikir, bir düşün derim.

Evet, nerede kalmıştık? Sanırım, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmiş, orada da bırakmıştık. Kısa bir özet geçmek için sizlere hepimizin aşina olduğu bir öykü anlatacağım.

Çılgın bir cuma akşamı güzelliğinizin doruklarında bir şekilde dışarı çıktınız ve diyelim ki bir okul partisine gittiniz. İçeri girdiğiniz anda içeride pek çok erkek (veri) olduğunu gördünüz(duyusal işlem). Ama o da ne! içlerinden bir tanesi adeta beyaz atının üzerinde bir prens gibi güzel adidas ayakkabılarının üzerinde parlıyor (dikkat)! Hemen hayallerinizin erkeğinin durduğu yere gittiniz, çaktırmadan konuşmalarını dinlemeye başladınız. Siz onu dinlerken tanıştığı birine adını ve bölümünü söyledi "Ben Etyen, Oyun ve Eğlence bölümünde okuyorum". Bu son derece önemli bilgileri hemen aklınıza yazdınız (kısa süreli belleğe tabiki) sonra unutmamak için içinizden "Etyen, oyun eğlence, etyen, oyun eğlence" diye tekrar ettiniz (çok şaşırtıcı olacak ama evet, tekrarlama). Bu çok önemli bilgiler sayesinde okula döndüğünüzde bir şekil Etyen'i bulmayı ve sevgilisi olmayı başardınız. Artık birisi size sevgiliniz hakkında bazı bilgiler sorarsa rahatlıkla "Adı Etyen, Oyun ve Eğlence Bölümünde okuyor, ay çok tatlı diiii miiiii" diyebilirsiniz (semantik bellek). Ya da birisi size nasıl tanıştığınızı sorarsa "Okulun partisine gitmiştim, içeri bir girdim, karşımda etyen, hemen kıvrak hareketlerle yanına gittim, başkasına söylerken adını duydum, sonrası hafiyelik işte" diye anlatabilirsiniz (episodik ve tatataaamm otobiyografik bellek). Tabi ben sizin yerinizde olsam daha karizmatik bir öyküyü tercih ederim "İşte ben çimlerde oturuyordum, birden yanıma geldi uzun uzun gözlerime baktı, o anda anlamıştım, hemen öpüşmeye başladık".

Hayatımız gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçtiğinde, en yakın arkadaşımıza dün akşam olanları anlattığımızda, bir koku bize birden çocukluğumuzdaki bir günü hatırlattığında, evlenme teklifi alışınızı, işe kabul edilişinizi, köpeğinizin öldüğü günü hatırladığınızda hep Otobiyografik Hafızanızı (OBB diyelim aramızda) kullanıyorsunuz. Eternal Sunshine of the Spotless Mind'da, Dark City'de uğraşılan da hep OBB (bu arada ikisi de birbirinden muhteşem. seyredin diliyorum). Siz kullanıyor musunuz böyle cümleler ama ben başıma bir şeyler geldiğinde "Dosyayı kaydetmeden kapatmak, en son kaydettiğim yerden yeniden başlamak istiyorum böhüe" gibi cümleler kurduğumda da yine OBB işin içine giriyor. Mucizevi bir alet nerden baksanız.


Madem bu kadar tatlı, şeker, süper bir alet o zaman biraz daha derinlemesine öğrenmek lazım değil mi? Buyrun burdan yakın:

Otobiyografik Bellek bir kişinin hayatında gerçekleşen olaylara dair belleğine verilen isim (Yukarıda verdiğim örnekler, burada ne demek istediğimi açıklıyor diye düşünüyorum). OBB'nin ne işe yaradığı neden ortaya çıktığı pek çok hararetli tartışmaya neden olmuştur eminim ama işte buyrun size varılan son nokta:

1. Benlik fonksiyonu (self function): OBB,kişilik gelişiminde rol oynar ve zaman içersinde tutarlı bir benlik hissinin korunmasına yardımcı olur. Diyelim ki siz kendinizi çok iyi bir insan olarak görüyorsunuz. Bu fikri oluştururken geçmişte insanlara yardım ettiğiniz olaylara dair anılarınızı kanıt olarak kullanırsınız. Bu anılar aynı şekilde bu fikrin devamını sağlamanız için de kullanılırlar (OBB sahibinin tutarlılığına pek düşkündür. Sizin kafanızdaki kim olduğunuza dair resimle örtüşmeyen anıları hasır altı eder)

2. Sosyal fonksiyon (social function): OBB, sohbetler için malzeme sağlayarak sosyal bağlanmanın oluşmasına yardımcı olur. Dostlarınızla ya da sevgilinizle yeni yeni yakınlaşmaya başladığınız zamanlarda, sabahlara kadar yaptığınız sohbetleri düşünün. Siz kendinizi anlattınız (anılarınızı yani) onlar da kendilerini anlattılar size (anıları yine evet). Birbirinizin hayatının derinliklerinde gezerken, birbirinizi daha iyi anlarken aranızda bir bağ oluştuğunu hissettiniz değil mi? İşte tam da bundan bahsediyorum.

3. Yönetici fonksiyon: OBB'nin problem çözme ve gelecekti davranışlara yön verme fonksiyonu. Önce ilkine örnek: Annenizle kavga ettiniz ve küstünüz diyelim. Bu durumu sona erdirmek istediğiniz zaman OBB hemen yardımınıza koşarak en son kavga ettiğinizde nasıl barıştığınızı size hatırlatır ve siz de annenize bir demet çiçek alarak özür dilemeye gidersiniz (biliyorsunuz ki her zaman onlar haklıdır). Bu fonksiyonu pek çok şeye uyarlayabilirsiniz. Daha önce gittiğiniz bir yere gitmek isterken yolu kaybettiniz diyelim "Hmmm o gün galiba şuradan dönmüştük" cümlesi bu fonksiyona süferli bir örnek. İkinci fonksiyona vereceğim örnek bence süper açıklayıcı olacak. Diyelim ki yeni bir sevgili yaptınız (Etyen mesela). Her şey çok güzel olsun ve hiç sorun çıkmasın istiyorsunuz. Bundan bir önceki ilişkinizde, çok kıskançlık yaptığınız, sürekli mızmız ve dırdır yaptığınız, bir baskıdan ötekine koştuğunuz için terkedilmiştiniz. Ama artık akıllandınız ve bu ilişkide bu hataların hiç birini yapmayacaksınız (yeni ve aynı bombalıkta hatalar bulacaksınız, orası ayrı). İşte sizin yeni ilişkinizde eski ilişkideki hataları yapmamaya karar vermeniz ve bu kararı uygulamanız, gelecek davranışlara rehberlik etme kısmına süferli bir örnektir.

Böyle harika görevleri yerine getirmekte hiç bir beis görmeyen OBB, bir de üzerine bir takım süpermenvari özellikleri vardır. Bir kere son derece canlı olurlar ve pek çok duyusal detay içerirler (genç yaz tatilinin ilk gününü bütün renkleriyle, denizin kokusuyla, çardaktaki yastıkların dokusuyla ve içtiğiniz kahvenin kokusu ve tadıyla birlikte hatırlamanız gibi, öhöm yani benim hatırlamam gibi). Bu anıları hatırlarken zaman zaman adeta geçmişe döneriz. İçimizde o anda hissettiğimiz hisler, olayı yeniden yaşarız. Bu anılar detaylı ve tutarlı öykülere sahiptir (ha tamam işte ben o sabah sınava girmiştim, o yüzden yorgundum, esniyordum durmadan, o yüzden de gözlerim yaşarmıştı. O da beni ağlıyorum sanmış çok endişelenmiş, sonra ben yok bir şeyim deyince de inanmadı, seni aramış...)

Yukarıdaki özelliklerde süper elbette ama bence OBB ile ilgili en ilginç şeylerden biri bazı anıları yaşadığımız zaman olduğu gibi, yani kendimizi olayların içinde, kendi gözlerimizden olayı yaşayarak hatırlıyor oluşumuz, bazı anıları ise sanki olayın dışındaymışız da olayı kameraya çekiyormuşuz gibi, kendimizi de dışarıdan görerek hatırlamamız.

Size OBB hakkında söz verdiğim mini girişi yazmış olmaktan duyduğum sonsuz mutlulukla haşlanmış tavuk ve salata yemeye gidiyorum. Bu arada eklemeden edemeyeceğim, sarı ışıklı bir masa lambası kadar konsantrasyonu ve motivasyonu artıran çok az şey biliyorum. Saygılar.

Yukarıda Dali'nin 1931 tarihli "The persistence of memory" isimli tablosunu görüyorsunuz. Türkçe meali, belleğin direnişi ya da belleğin inadı olarak çevrilebilir sanırım. Dali inanılmaz bir içgörüyle belleği olduğu geçiciliğe ve devingenliğe uygun bir şekilde resmetmiş bana kalırsa.

Bellek gizemli yapısı ve hayatlarımıza olan inanılmaz etkisi nedeniyle sanatçılar tarafından sık sık ilham kaynağı olarak kullanılmış. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Son yıllarda çıkan bellek üzerinden işleyen filmler ortada. Bu filmlerin kimi bilim kurgu (Dark City), kimi aksiyon (Memento), kimi ise aşk filmi (Eternal Sunshine of the Spotless Mind). Yedi ölümcül günahta bahsettiğim Inception bile rüyalarla ilgili görünmesine rağmen, bellek üzerinden kurgulanmış. Örnekler çoğaltılabilir elbette.

Hergün hepimiz farklı şekillerde belleğimizden bahsediyoruz (ay benim hafızam çok kötüdür, ben yüzleri hiç hatırlayamam, yüzleri unutmam ama isimleri hiç aklımda tutamam, olur mu nasıl hatırlamazsın, hayır söylemedin ben hatırlamıyorum, gene mi unuttun, nasıl unutursun, nasıl hatırlamazsın...)Sinemada, tiyatroda, günlük hayatın her yerinde hayatlarımıza devam edebilmek için belleğimize güveniyoruz ama onun hakkında neredeyse hiç bir şey bilmiyoruz - ben biliyorum tabi de, şimdi lafın gelişi.

Bellek elbette uçsuz bucaksız bir konu. Ben de bu süferli şahane konunun bana göre en heyecan verici kısmı olan otobiyografik hafıza alanında çalışan bir avuç insandan biriyim. Aşağıdaki fotoğraf haziran ayında Danimarka'da gittiğim otobiyografik hafıza üzerine bir konferansta çekildi. Hadi gelemeyenler falan da olsun oradaki insanları üçle çarpın, öyle bir topluluk işte. Minik.


otobiyografik hafızadan bahsetmeden önce, kabaca hafızanın nasıl işlediğinden bahsetmek istiyorum.

Atkinson ve Shiffrin'e ait modele göre bilgi ya da veri dış dünyadan uzun süreli belleğimize yukarıdaki aşamalardan geçerek giriyor. Örneğin derstesiniz, etrafınızda bir sürü uyaran var, hoca konuşuyor, yanınızdaki arkadaşınız defterine bir şeyler karalıyor, dışarıdan birileri geçiyor, birisi kalemini sırasının üzerine vuruyor vb. Bu verilerden hepsini aynı anda beyninize almıyorsunuz. Dikkatinizi hangisine verirseniz o kısa süreli belleğinize gidiyor. Eğer dışarıda sınıfın önünde hoşlandığınız çocuğu görür ve dikkatinizi tamamen ona verirseniz, hocanın söylediği şeyleri beyninize kaydedemezsiniz. Eğer dikkatinizi hocaya verirseniz, söylediği şeyler kısa süreli belleğinize geçer. Bir veri kısa süreli belleğe geçtikten sonra tekrar edilmezse saniyeler içinde unutulabilir. Ders örneğinden gidersek, eğer hocanın söylediği şeyleri not almazsanız, dersten çıktığınızda aklınızda pek bir şey kalmayacaktır. Ya da yazacak bir yer bulamadığınız bir telefon numarasını yeterince tekrar etmezseniz, siz yazana ya da arayana kadar aklınızdan çıkacaktır. Dikkat sayesinde kısa süreli belleğe giren bilgi, tekrarlama sayesinde uzun süreli belleğe geçer. Buradaki ömrü bir kaç dakika ya da ölene kadar olabilir.

Ben duyusal işlem (sensory register), dikkat (attention) ve kısa süreli bellek (short-term memory) hakkında derin bilgi sahibi değilim. O yüzden uzun süreli bellekten devam edeceğim. Kendisi aşağıda gördüğünüz bir sürü bölüme ayrılıyor.


Önce örtük (implicit) bellekten söz edelim. Örtük bellek, hatırladığınızın ve farkında olmadığınız şeyleri hatırladığınız bellek. Bisiklete yıllar sonrada binseniz bir kere öğrendiyseniz çat diye hatırlarsınız, ya da yazı yazmayı, harflerin klavyedeki yerini, hatta bazı telefon numaralarını otomatik çevirirsiniz (prosedürel bellek)ya da bir arkadaşınızı kalabalığın içinde gördüğünüzde mutlu hissedersiniz(duygusal koşullanma)vb. örtük bellek için örnek olarak verilebilir.

Açık belleğe gelince burada hatırlamak için bilinçli bir çaba gösterdiğiniz ve hatırlama sürecinin farkında olduğunuz anılar yer alır. Semantik bellek kısmında dünyaya dair gerçekler, bilgiler, isimler, formüller vb. yer alır. Episodik kısmında ise olaylara dair anılar yer alır. Örneğin bu blogun adresini hatırlamanız semantik belleğin işidir, bu blogdan ilk defa ne zaman haberiniz olduğunu, kimden duyduğunuzu, okurken neler hissetiğinizi hatırlamanız episodik bellekle ilgilidir. Daha kitaptan bir örnekle, cumhuriyetin kurulduğu tarihi hatırlamanız semantik bellek ile, cumhuriyetin kurulduğu tarihi öğrendiğiniz günü ya da sınavda bunun size sorulduğu günü hatırlamanız episodik bellek ile ilgilidir. İşte otobiyografik hafıza yani benim çalıştığım konuda tam da bu episodik belleğin göbeğinde yer almaktadır. Ama artık onun hakkında da başka bir postta yazarım. hohoho.
Hiç bir şeyden çekmedim, şu soyadı Marr olan adamlardan çektiğim kadar. Birbirleriyle tamamen alakasız iki alanda çılgın işler başaran iki Marr, hayata bakış açıma ellerine geçen her fırsatta müdahele ediyorlar.
Efendim, bu Marr'lardan ilki Johnny Marr. Kendisi hastası olduğum, bıkmadan dinlediğim, her fırsatta şarkı sözlerini özlü söz niyetine kullandığım The Smiths grubunun gitaristi. 31 ekim 1963'de Manchester'da dünyaya gelen ve asıl adı John Martin Maher olan Marr, İrlandalı göçmen bir ailenin oğlu. Kendisi gitar, keyboard ve harmonika çalıyor ve hem beste güfte işleriyle haşır neşir, hem de şarkı söylüyor.1982 yılının başlarında, o zamanlar hale ön isimlerini bırakmamış olan Steven Patrick Morrisey ile birlikte The Smiths'i kuruyorlar.Sonrası malumunuz, hayatın her anına burnunu sokan süferli şarkılar.

Burada ben The Smiths ve Marr'ın özeline ve skandallarına değinmeyeceğim. Sadece MArr'ın şarkılarından bazılarının isimlerini ve sözlerini vererek bir insanın beyninin nasıl ele geçiriyor onu anlatmaya çalışacağım. Buyrun aşağıdan yakın:
1. Heaven knows I'm miserable now: Aslında bütün şarkının sözlerini yazasım var ama bir kuple ile örnek vereceğim: In my life, why do I give valuable time to people who don't care if I live or die. evet.

2. I know it's over: Pek çok iç dağlayıcı söz arasında diyor ki: I know it's over - still I cling. I don't know whereelse I can go. Takıntıya dönüşmüş pek çok eski ilişkinin özeti.

3. I started something I couldn't finish: İlk bakışta üşengeç insanlar için yazılmış gibi görünen şarkımız aslında ikizler burcunun milli marşı. Neden mi? Buyrun: I started something, I forced you to a zone and you were clearly never meant to go. hair brushed and parted typical me, typical me, typical me I started something...and now i'm not too sure. Dayanamadım, aldım hepsini.

4. Last night I dreamt that somebody loved me: Başka da bir şey demiyorum.

5. There is a light that never goes out: Söz yazmakla falan olmayacak bu, açın dinleyin hemen!

İlk gençlik yıllarınız bu şarkılarla ve en az bunlar kadar güzel diğer The Smiths şarkılarıyla geçince hayata dair aldığınız derslerin bir kısmı ister istemez bu şarkılardan edinilmiş oluyor ve bu pek çok şeye bakış açınızı değiştiriyor. Sevgili Johnny Marr, sana ne desem bilemiyorum gerçekten.

İkinci Marr, ilk Marr kadar geniş bir alana, onun kadar uzun zamandır etki etmiyor aslında. Kendisi, çok uzun zaman önce fikirlerinden etkilendiğim, sonra varlığını tamamen unuttuğum, muhtemelen bu unutuş sırasında alttan alttan bakış açımı etkilemeye devam eden ve bu sabah birden gündemime bomba gibi düşmüş bir kişi olan David Marr. 19 Ocak 1945 yılında doğan David Marr,-Görg.'ümle aynı gün doğduğu için şu dakika itibariyle daha da sempatik buluyorum kendisini- psikoloji, yapay zeka ve nörofizyolojiden edindiği sonuçları yeni görsel işlem ya da işlemleme (visual processing) modellerine entegre ederek adını bilişimsel sinirbilim tarihine altın harflerle yazdırmış bir sinir bilimci ve psikolog. 1980 yılında çok genç bir yaşta lösemi yüzünden hayatını kaybetmiştir.

Marr'a göre beyni anlamak için, beynin karşılaştığı sorunları ve onlara ürettiği çözümleri anlamamız gerekir. Görme/görüşe (vision) bir bilgi işlem sistemi olarak yaklaşan Marr, bilgi işlem sistemlerini anlamamız için onları birbirinden farklı ancak birbirini de tamamlayan üç farklı seviye de analiz etmemiz gerektiğini söylemiştir. Bu fikir bilişsel bilimde Marr'ın Üç Seviyeli Hipotezi olarak bilinmektedir:
1. Bilişimsel seviye: Sistem ne yapıyor (hangi sorunları çözüyor ya da üstesinden geliyor gibi) ve bunu neden yapıyor.
2. Algoritmik/temsili seviye: Sistem yaptığı işleri nasıl yapıyor. İşini yapabilmek için hangi temsilleri kullanıyor ve bu temsilleri manipüle etmek için hangi sistemleri kullanıyor.
3. Uygulama seviyesi: Sistem fiziki olarak kendini nasıl gerçekliyor (sinirsel görme söz konusu olduğunda örneğin, hangi sinirler, nöral yollar kullanılıyor gibi)

Şimdi böyle yazınca sanki çok soyut bir şeymiş gibi oldu ama alakası yok. Güncel hayata çok kolay uyarlanabilir. Örneğin sevgilinizle ilişkinizi çözmeye çalışıyorsunuz diyelim.
1. Bu ilişki ne işinize yarıyor, neden işinize yarıyor? Diyelim ki sizi mutsuz ediyor ve korkunç bir ilişki.
2. Peki nasıl oluyor da sizi bu kadar mutsuz ediyor? Kötü davranıyor, aramıyor, arayınca açmıyor, bir öyle bir böyle yanar dönerlik yapıyor.
3. Peki fiziki olarak bu olay nasıl vuku buluyor? Şiş gözler, kırmızı burun, mor göz altları...

Tamam çok da cuk oturmadı biliyorum ama seviyorum işte var mı diyeceğin, seviyorum işte var mı diyeceğinnn

Yedi ölümcül günah hristiyanlık inançlarına göre kesinlikle kaçınılması gereken günahlardır. Hristiyanlığa göre iki tür günah vardır: çeşitli yollarla (dua etmek, hayır işlemek, vs) affedilebilecek minör günahlar ve hiç bir şekilde affedilmeyecek, sonsuz lanetlenmeyle sonuçlanacak ölümcül günahlar. Bu yedi sevimsiz arkadaş, kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, oburluk, kıskançlık ve tembellik olarak sıralanır.
Her insanda illaki bir parça bulunmaları kaçınılmaz olduğu için olsa gerek yedi ölümcül günah, pek çok filme, resime, heykele konu olmuştur. Dante'nin İlahi Komedya'sı bu yedi günahı işleyenlerin ayrı ayrı nasıl cezalandırıldıklarını anlatan renkli sahnelerle doludur. Şeytanın Avukatı filminde, Keanu Reeves'in karakteri, şeytanın favori günahı kibir yüzünden başına iş açar. Seven filminin baş kahramanı ne Brad Pitt ne de Morgan Freeman'dır, alenen baş kahramanlığa soyunan yedi ölümcül günah, elini kolunu sallayarak filmin her karesinde dolaşmaktadır.



Yedi ölümcül günahın etkilediği sanatçılar, sadece batıda yaşamıyorlar. Hastası olduğum Full Metal Alchemist serisi (manga, birinci anime, ikinci anime hep birden) şimdi spoiler vermemek adına detaylarına girmeyeceğim homunculusları yedi ölümcül günah ile isimlendirir. Serinin en iç gıcıklayıcı ve eğlenceli karakterleri olan homunculuslara derin felsefi anlamlar yüklenir.


Peki şimdi, böyle güzel bir kasım sabahı yedi ölümcül günah nereden aklıma geldi benim? Hepsi Onur kişisinin suçu. Bana yolladığı leziz makalelerden biri Daniel Schacter'ın The Seven Sins of Memory isimli makalesiydi. Çekici bir başlık, süferli bir konu ve saygı duyulan bir araştırmacı bir araya gelince, makaleyi sömürmem de kaçınılmaz oldu. Neymiş hafızanın yedi günahı söyle bir bakalım:

1. Geçicilik (transience): hafızadaki bilgiye ulaşım yeteneğinin zamanla birlikte azalması. Örneğin ilkokulda öğrendiğiniz bilgileri eskisi gibi hatırlayamıyor oluşumuz bu sebepten.
2. Dikkatsizlik/dalgınlık (absent-mindedness): dikkatsiz ya da sığ kodlama nedeniyle unutma. Siz en sevdiğiniz diziyi seyrederken birisi gelip bir şeyler söyledi diyelim. İşte sonrasında söylenen bu şeyleri hatırlayamayacak olma sebebimiz budur.
3. Bloklama (blocking): Geçici olarak aranan bilgiye erişimin engellenmesi. "Ah, hatırlayamıyorum, dilimin ucunda ama çıkmıyor!" Yeterli bir örnek oldu tahmin ediyorum.
4. Hatalı atıf (misattribution): anımsanan bir anıyı ya da fikri yanlış kaynağa atfetme. Buna örneğim çok bomba, ikiz kardeşler birbirlerinin anıları kendileri yaşamış gibi sahiplenebiliyorlar, sebebi de bu. Inception filmindeki fikir ekme meselesin de önemli bir noktaydı bu, fikri ekip, kişinin fikrin sahibi olarak kendini atfetmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Bu arada filmdeki totem hikayesi bana Lost'daki constant meselesini hatırlattı, bilmiyorum.

5. Telkine açıklık/etkilenebilirlik (suggestibility): Bir anıyı geri çağırma denemesi sırasında yönlendirici sorular ve yorumlarla anı yaratılması. Inception'daki fikir ekme olayı kısmen bundan oluşuyordu, atıftan önceki kısım. Bu özellik adli psikolojide özellikle başa çok iş açıyor. Yanlış sorgulama teknikleri, yanlış kişilerin suçlanmasına sebep olabiliyor.
6.Önyargı (bias): Şu anki bilgi ve inançlarımızla bağlantılı olarak geriye dönük bozulmalar ve bilinçdışı etkilerle anıların bozulması. Şu anda ilişkiniz çok güzel diyelim, ama 4 ay önce değildi, her akşam arkadaşlarınızı arayıp ağlıyordunuz. Fakat şimdi mutlu olduğunuz için 4 ay önce yaşadıklarınızı daha az kötü hatırlıyorsunuz. İşte tam da bu özellik yüzünden siz eski sevgililerinizi kolayca affederken, kankalarınız affedemiyor.
7. Direnç (persistance)): Unutmak istediğiniz halde unutamamak. Travma sonrası stres bozukluğu hastalarının muzdarip olduğu bu durum (sadece onlar değil tabi ki) kötü anılardan kurtulamamak olarak özetlenebilir.

İsmi hafızanın yedi günahı olmasına rağmen Schacter makaleyi bu özellikleri aslında kötü özellikler olmadıklarını, hafızanın evrime uyum sağlama sürecinde ortaya çıkan yan ürünler olduklarını söyleyerek bitiriyor. Aslında evrim ve beyinle ilgili başka bir sürü şey daha söylüyor ama onları anlatmayı Beagle'ın izinde'nin tatlı sahibesine bırakıyorum.
Geçen hafta pazartesi uzun bir aradan sonra kitap alışverişi yaptım. Ntv Yayınlarının güzide kitaplarına daldım. Bakınız neler almışım:

1. Mitoloji: Başvuru kitapları serisinden. Kadim Yakındoğu mitolojisi, Mısır mitolojisi, Yunan mitolojisi, Roma mitolojisi, Viking Mitolojisi, Kelt mitolojisi, Hint mitolojisi, Çin mitolojisi,Japon mitolojisi, Amerikan mitolojisi, Afrija mitolojisi ve Avustralya ve Okyanusya mitolojileri anlatılıyor. 480 sayfalık kitapta bol miktarda görsel de yer alıyor. Derinlemesine araştırma için değil de, genel bir bilgi için iyi bir kitap görünümünde.

2. Sayıların İcadından Sicim Teorisine Bilimin 4000 Yıllık Resimli Serüveni: Özet tadındaki başlığı kitabın içeriğini anlatıyor aslında. Şimdilik şöyle bir göz attım, yanlardaki özet kutuları oldukça işlevsel görünüyor. Elbette 4000 yılı bir kitaba sığdırmak o kadar kolay değil, yine genel bir fikir sahibi olmak için iyi bir kaynak sanırım.

3. Hayat Kitabı:Kitabın alt başlığı "Zamanımızın Büyük Bilimcileriyle Söyleşiler". Tartışılan konular arasında "Kişisel bilinç evrim tarihinde nerede ve ne zaman ortaya çıktı?", "İnsanoğlunun seçilim nedeni bir tür şizofreni geni olabilir mi?", "Evren gerçekten var mı" gibi leziz şeyler var. Okuyup göreceğiz bakalım.

4. Gelecek 50 Yıl: Kitabın arka yüzüne göre "Amerika'nın en önemli popüler bilim yazarlarından John Brockman, Gelecek 50 Yıl'da, alanlarında önde gelen 25 bilimciyi biraraya getirerek bilimin geleceğini tartışmaya açıyor. Amaç, en son bilimsel araştırmaları geniş bir okur kitlesi açısından da anlaşılır kılmak." John Brockman geçen hafta bahsettiğim edge.org'un yaratıcısı. Bu kitapta zaten sitede tartışamaya açılan konulardan birine verilen yanıtlardan oluşuyor.

5. İyimser Gelecek:153 düşünür dünyanın neden iyiye gideceğini yazıyor. Yine bir edge.org marifeti olan kitap, 153 bilimcinin "Hangi konuda iyimsersiniz? Neden?" sorularına verdikleri cevapları içeriyor.

6. Kanıtı Olmayan Gerçekler: Bir edge.org marifeti daha. Kitabın arka yüzünde "Dünyanın önde gelen düşünürleri, somut kanıtları olmamasına rağmen hangi şeylere neden inandıklarını yazdı" yazısı yer alıyor. Bu kitap benim için önemli, çünkü onun sayesinde edge.org'dan haberdar oldum ve kitap alma ihtiyacımın tepelere çıkmasına neden oldu. Bu yüzden ilk onu okuyacağım.
"Bilginin sınırlarını zorlamak istiyorsanız en karmaşık, en ilginç zihinleri bulun, hepsini bir odaya toplayın ve kendilerine sordukları soruları birbirlerine sordurun."

James Lee Byars ait bu sözler. Kendisini bu mükemmel fikrini hayata geçirmek için de uğraşmış ancak başarılı olamamış. Byars'ın bu düşüncesini hayata geçirmek yakın arkadaşı John Brockman'a kısmet olmuş, internet üzerinden, bizim de ulaşabileceğimiz şekilde hem de.

www.edge.org

Gidin bir bakın tuhaf tuhaf adamlar, garip garip sorular soruyorlar.

Efendim, Reichenbach'ı bilenler bilir, kendisi bugünlerde okuduğum bilim tarihi üzerine bir kitabın yazarı. Dün eğitimden önce bir şeyler yemek için girdiğim ev yemekleri lokantasında kendisinin yazdığı nadide kitabı açıp okumaya başladım. Kopernik'ten Kepler'e geçmeden önce pek sevgili yazarımız çok kısa bir süre için muhteşem aletler inşa etme yeteneğinin teorisyenliğini gölgede bıraktığını söylediği Tycho Brahe'den bahsediyor. Tycho Braherimiz Danimarka kralının himayesi altında senelerce çalışıyor, emrine bir ada veriliyor ve bu adada iki tane süpersonik kale inşa ederek gözlem yapmaya başlıyor. Bu esnada da işte bu aleti icat ediyor ve teleskop kullanmadan gözlem yapan son büyük astronom, bu alet sayesinde inanılmaz kesinlikte ölçümler yapıyor. Sonra bir bakıyoruz kral brahe'yi sürgüne göndermiş, adamcağız prag'da ölüvermiş.

Sansasyon kokusu alan burnum hemen tarihin magazin yapraklarına gömüldü ve Brahe'nin kralın kaçıncı gökbekten kuzeniyle kırıştırdığını araştırmaya başladı. Tabi bu kadar yüzyıl sonra o dönemin aşna fişna kayıtlarına ulaşamadım ama çok nevi şahsına münhasır bir insan olan Tycho Brahe hakkında bir takım tuhaf bilgiler edindim. Buyrun burdan yakın, yorumsuz veriyorum:

-Pek sevgili Tycho henüz daha doğmadan babası onu çocuğu olmayan amcasına vereceğine söz verir, ancak sonra bu sözünden döner. Bunun üzerine amcası 2 yaşındayken Tycho'yu kaçırır ve kendi oğlu gibi büyütür. Gerçek ailesi ise üstelemez.
-Tycho'nun vaftiz olmadan olan ikiz bir erkek kardeşi vardır. Onun için latince bir gazel yazar ve bu basılan ilk eseri olur.
-Almanya'da okurken aynı kişiyle inatla giriştiği düellolar sonucu burnunun bir kısmını kaybeder. Hayatının sonuna kadar altın, gümüş ve bakır gibi madenlerden değişik okazyonlara göre hazırlattığı protez burunlar takar.
-Sarayın ismi Jepp olan ve medyum olduğuna inandığı bir cücesi vardır.
-Kepler'in söylediğine göre etiket merakı resmi bir toplantıda Brahe'nin tuvalete gitmesine izin vermiyor. Eve gelene çişini tutan Brahe eve geldiğinde ise artık istese de işeyemediğini görüyor ve iki haftalık korkunç acılarla dolu bir süreçten sonra hayata gözlerini yumuyor.
-Ölümü hakkında iki teori var. Birincisine göre böbrek yetmezliğinden, ikincisine göre ise cıva zehirlenmesinden ölmüş. 1901'de naaşı topraktan çıkartılarak otopsi yapılıyor ancak bir sonuca varılamıyor.

Peki zamanında Danimarka'nın toplam servetinin %1'ine sahip olan bu adam neden sürgün edilmiş? Yukarıda bahsedilen şeyler yüzünden mi yoksa başka bir sebebi mi var? Benim anladığım kadarıyla asıl sebep Brahe'yi himayesine alan kralın ölmesi ve yerine geçen genç kralın Tycho'u pek hazzetmemesi (Tycho aceleci, hoşgörüsü olmayan, utanmazlık derecesinde bencil, çoğu zaman da acımasız bir adam olarak bilinirmiş, çok anormal bir durum değil sanırım).

Sonuç olarak tarihin kanlı sayfalarında gizlenmiş tutkulu ve bir o kadar skandal bir aşk hikayesi bulamadım ama kavgacı, gürültücü, eğlenceli ve tarihte ilk defa bir süpernovayı gözlemlemeyi başarmış - yeni bir yıldız bulduğunu sanmış başta ama olsun - bir bilim adamı buldum. Bir çeşit without a trace benim için.