liste etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
liste etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evet, sonunda 2011'e ulaştık. 2010'un son günlerindeki kaotik bazı durumlar nedeniyle sene hiç bitmeyecekmiş gibi geldi bir ara ama, işte yeni seneye girdik, 5 gününü geçirdik bile. Bloguna bir takım kişisel sebeplerle ara vermiş olan yazarınız, bir liste-sever olarak 2011'in ilk post'unu 2010'un en süferli olayları hakkında yazmayı uygun gördüm.

1. En muhteşem olay: 2010'un en muhteşem olayı yukarıda kendisini ilk defa armut püresi yerken gördüğünüz biricik ve çok muhteşem yeğenim Demir Aras paşanın doğması oldu. 11 Şubat'ta aramıza katılan ailemizin en cengaver, en yakışıklı ve en akıllı bu yeni üyesi, bu günlerde tek bir parmağını kullanarak istediği her şeyi bize anlatıyor ve tahmin edersiniz ki hepimizi parmağında oynatıyor. Bir sonraki maddeye geçmeden hepinizi, tahtaya vurmaya, kırkbir kere maşallah demeye, allah nazarlardan saklasın, allah analı babalı büyütsün gibi bir takım totemsel cümleleri hep bir ağızdan sarf etmeye davet ediyorum.
2. En büyük değişiklik: 2009'da başlayan ev arayışımız, 2010 haziran ayında son buldu ve Temmuz ayında yeni evimize taşındık. Hala kiracı mantalitesinden kurtulamadık, kabul ediyorum. Bir arıza çıktığında ev sahibini arama eğilimimiz henüz geçmedi. Ama artık bir evimiz var ve insanın tamamen kendine ait bir yeri olması garip bir şey gerçekten. Bu adımı atmamızı sağlayan ailemin her bir üyesini mıncık ediyorum.
3. En akademik olay: Haziran ayında Danimarka'da gerçekleştirilen Theoretical Perspectives on Autobiographical Memory kongresine katılma ayrıcalığına sahip oldum. Bütün konuşmaların ilgilendiğim konuda olduğu, elinizi sallasanız bir OBB (hatırlıyorsunuz değil mi?) şöhretine çarptığınız, hem kafamdaki bilgileri toparlamamı sağlayan hem de bana yeni ufuklar açan bu kongre, 2010'un en verimli günlerini geçirmemi sağladı. Sevgili Dorthe Berntsen, hastanızım. Kongreyi düzenlediğin için sana, gitmemi sağladığı için çok sevgili hocama çok teşekkür ediyorum.
4. En aferin bana olay: Elbette ki blogum! Uzun zamandır aklımda olan, ve yazmaya başladığımdan beri varlığıyla beni sürekli iyi eden blogum, iyi ki varsın. Siz de sevgili okurlarım, siz baktıkça, okudukça yazasım geliyor. Özlediğim blog kafası ise, her şeye aha derinlemesine bakmama, bilmediğim şeyleri araştırmama ve zaman zaman unuttuğum gözlem yapmanın değerini aklımda tutmama yardımcı oluyor. Yerim sizi ben. Özellikle ilk adımı atmamı sağlayan sevgili mel. seni parçalarım.
5. En kutlu toplu aktivite: 2010'un son aylarında,salı akşamlarını biricik görg.üm ve pek sevgili tuğay hanımefendi ile birlikte okuduğumuz makaleleri tartışarak, bilmediğimiz konuları öğrenerek ve bildiğimiz şeyleri birbirimize anlatarak geçirmeye başladık. Bu geceler pek çok şey öğrendiğim geceler olmalarının yanı sıra, master yaptığım zamanlarda kalan ve çok özlediğim bir ruh haline yeniden kavuşmamı sağladılar. Ay lav yu hanımlar.
6. En mutlu ve huzurlu an: 2010'da da en mutlu ve huzurlu anım son 5,5 senedir olduğu gibi sevdiceğim ve en sevdiğim biricik Mafiz'imin göğsüne başımı yasladığım, ona sarıldığım ya da işaret parmağımın ucuyla koluna dokunduğum her an yaşandı. Sevgili Mafiz, sevgi manyağı ederim seni!

İşte pek çok iyi ve kötü olayın arasında bunlar yaşandı. Kötülerden bahsedecek değilim, iyilerin hepsinden bahsedecek de yerim yok. Hayattayım, sağlıklıyım, sevdiğim insanların arasındayım, sevdiğim işi yapıyorum. Daha ne?

Yedi ölümcül günah hristiyanlık inançlarına göre kesinlikle kaçınılması gereken günahlardır. Hristiyanlığa göre iki tür günah vardır: çeşitli yollarla (dua etmek, hayır işlemek, vs) affedilebilecek minör günahlar ve hiç bir şekilde affedilmeyecek, sonsuz lanetlenmeyle sonuçlanacak ölümcül günahlar. Bu yedi sevimsiz arkadaş, kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, oburluk, kıskançlık ve tembellik olarak sıralanır.
Her insanda illaki bir parça bulunmaları kaçınılmaz olduğu için olsa gerek yedi ölümcül günah, pek çok filme, resime, heykele konu olmuştur. Dante'nin İlahi Komedya'sı bu yedi günahı işleyenlerin ayrı ayrı nasıl cezalandırıldıklarını anlatan renkli sahnelerle doludur. Şeytanın Avukatı filminde, Keanu Reeves'in karakteri, şeytanın favori günahı kibir yüzünden başına iş açar. Seven filminin baş kahramanı ne Brad Pitt ne de Morgan Freeman'dır, alenen baş kahramanlığa soyunan yedi ölümcül günah, elini kolunu sallayarak filmin her karesinde dolaşmaktadır.



Yedi ölümcül günahın etkilediği sanatçılar, sadece batıda yaşamıyorlar. Hastası olduğum Full Metal Alchemist serisi (manga, birinci anime, ikinci anime hep birden) şimdi spoiler vermemek adına detaylarına girmeyeceğim homunculusları yedi ölümcül günah ile isimlendirir. Serinin en iç gıcıklayıcı ve eğlenceli karakterleri olan homunculuslara derin felsefi anlamlar yüklenir.


Peki şimdi, böyle güzel bir kasım sabahı yedi ölümcül günah nereden aklıma geldi benim? Hepsi Onur kişisinin suçu. Bana yolladığı leziz makalelerden biri Daniel Schacter'ın The Seven Sins of Memory isimli makalesiydi. Çekici bir başlık, süferli bir konu ve saygı duyulan bir araştırmacı bir araya gelince, makaleyi sömürmem de kaçınılmaz oldu. Neymiş hafızanın yedi günahı söyle bir bakalım:

1. Geçicilik (transience): hafızadaki bilgiye ulaşım yeteneğinin zamanla birlikte azalması. Örneğin ilkokulda öğrendiğiniz bilgileri eskisi gibi hatırlayamıyor oluşumuz bu sebepten.
2. Dikkatsizlik/dalgınlık (absent-mindedness): dikkatsiz ya da sığ kodlama nedeniyle unutma. Siz en sevdiğiniz diziyi seyrederken birisi gelip bir şeyler söyledi diyelim. İşte sonrasında söylenen bu şeyleri hatırlayamayacak olma sebebimiz budur.
3. Bloklama (blocking): Geçici olarak aranan bilgiye erişimin engellenmesi. "Ah, hatırlayamıyorum, dilimin ucunda ama çıkmıyor!" Yeterli bir örnek oldu tahmin ediyorum.
4. Hatalı atıf (misattribution): anımsanan bir anıyı ya da fikri yanlış kaynağa atfetme. Buna örneğim çok bomba, ikiz kardeşler birbirlerinin anıları kendileri yaşamış gibi sahiplenebiliyorlar, sebebi de bu. Inception filmindeki fikir ekme meselesin de önemli bir noktaydı bu, fikri ekip, kişinin fikrin sahibi olarak kendini atfetmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Bu arada filmdeki totem hikayesi bana Lost'daki constant meselesini hatırlattı, bilmiyorum.

5. Telkine açıklık/etkilenebilirlik (suggestibility): Bir anıyı geri çağırma denemesi sırasında yönlendirici sorular ve yorumlarla anı yaratılması. Inception'daki fikir ekme olayı kısmen bundan oluşuyordu, atıftan önceki kısım. Bu özellik adli psikolojide özellikle başa çok iş açıyor. Yanlış sorgulama teknikleri, yanlış kişilerin suçlanmasına sebep olabiliyor.
6.Önyargı (bias): Şu anki bilgi ve inançlarımızla bağlantılı olarak geriye dönük bozulmalar ve bilinçdışı etkilerle anıların bozulması. Şu anda ilişkiniz çok güzel diyelim, ama 4 ay önce değildi, her akşam arkadaşlarınızı arayıp ağlıyordunuz. Fakat şimdi mutlu olduğunuz için 4 ay önce yaşadıklarınızı daha az kötü hatırlıyorsunuz. İşte tam da bu özellik yüzünden siz eski sevgililerinizi kolayca affederken, kankalarınız affedemiyor.
7. Direnç (persistance)): Unutmak istediğiniz halde unutamamak. Travma sonrası stres bozukluğu hastalarının muzdarip olduğu bu durum (sadece onlar değil tabi ki) kötü anılardan kurtulamamak olarak özetlenebilir.

İsmi hafızanın yedi günahı olmasına rağmen Schacter makaleyi bu özellikleri aslında kötü özellikler olmadıklarını, hafızanın evrime uyum sağlama sürecinde ortaya çıkan yan ürünler olduklarını söyleyerek bitiriyor. Aslında evrim ve beyinle ilgili başka bir sürü şey daha söylüyor ama onları anlatmayı Beagle'ın izinde'nin tatlı sahibesine bırakıyorum.
Efenim, geçen hafta motivate me! başlıklı yazımda bahsettiğim listeyi hatırlarsınız. Liste çoğunlukla yerinde saymakla beraber, bazı gelişmeler de olmadı değil.

En önemli ve süperli gelişme -ki zaten iki gelişme var- tiyatroya gitmemiz oldu. Bu sene sezon açılışını her sene olduğundan daha sonra bırakmamız canımı sıkıyordu. Bir de içimde sezonu açsak ne olacak iki oyuna gidip unutuyoruz bilet almayı diye sinsi ve sinir bir şekilde söylenen uyuz bir ses vardı. Dilek ve Uygar çiftinin gazı sayesinde aynı gece iki sıkıntım da çözüldü. Geçen cuma sezonu açtık ve 2 oyuna daha bilet aldık.

Açılış oyunumuz Murathan Mungan'ın yazdığı ve Ersin Umulu'nun yönettiği Dört Kişilik Bahçe isimli bir oyundu. Üsküdar Musahipzade salonuna girip sahne tasarımını ve dekoru görünce bir an heyecanlandık. Çok güzel ve etkileyici olan bu dekor, kötü bir oyuna yardakçılık yapmıyordur herhalde diye düşünerek, ışıkların kararmasını beklemeye başladık -bu çoğullar Mafizimden geliyorlar.-

Oyun içimizi çekti.

Özetini vermem gerekirse:
Porselen sevici, en az benim kadar kambur duran, itici, ud çaldığı iddia edilen gudubet bir abla, burnundan kıl aldırmayan, ama iki cümlesiyle "haaa demek ondan" dememizi sağlayan bizimkilerin Nazan'ı anne, oyundaki tek izlenir kişi olan paşa dede ve sonradan yırtık dondan fırlar gibi fırlayarak sahneye atlayan daha sevimsiz, daha itici, zorlama ve annesi sayesinde aslında ailenin kara meleği olduğunu anladığımız kız kardeş Talia eski bir konakta kavga eder, bardak çanak kırarlar. Arada ud - gerçi oyunda lavta kullanılmış- sesleri yükselir, dekor yıkılır, Bayrampaşa'da herkes aşk-ı memnu tadında bir sonla kucaklaşır.

Şimdi bu anlattığım hikaye hiç yukarıdaki dekora yakıştı mı? Oyun allahtan bir perdeydi, biz zaten en arkada üç sıra Talia yüzünden sinir kriziyle karışık bir gülme krizine girerek zamanın nasıl geçtiğini pek anlamadık. Oyunun kitapçığını okuyunca aydınlandım. Bu oyun meğerse Murathan Mungan'ın master teziymiş. Ben hep diyorum, master tezinden iyi bir şey çıkmaaazzz!!!! Oyun hakkımdaki görüşlerimi şu sözlerle bitirmek istiyorum:
-Evin vardııı, kapın vardıııı, bardakların vardııııı, kocan vardıııııı

Olsun, sayesinde sezona başladık, bu hafta İki çarpı iki, bayramdan sonra da Marat/Sade isimli oyunları göreceğiz, hadi bakalım.

İnternetin neden güzel olduğu kısmına gelecek olursak, listeme geri dönmemiz gerekiyor. Listedeki belgesel izleme maddesini yerine getirmek için dün gece en iyi belgeseller neler acaba, bir baksam, diyerek giriştiğim araştırma kısa sürede meyvesini verdi. http://topdocumentaryfilms.com/ isimli nadide site bir sürü süper belgeseli bir araya topluyor, bir de üstüne yetmezmiş gibi bedava online seyretme imkanı sağlıyor. Israrla tavsiye ediyorum!

Kendimle ilgili hedeflerimden biri, her akşam yastığa başımı koyduğumda "Bugün çok iyi bir gündü" diyebilmek. Bunu söyleyebilmek için o gün içinde neler yapmam gerekiyor diye düşündüm. İşte size liste:
1.İşte verimli bir gün geçirmek (yani anime&manga dışında bir şey yapmış olmak)
2.Yeni bir şey öğrenmiş olmak
3.Sportif bir faaliyet gerçekleştirmek
4.Salak facebook oyunlarından oynamamak
5.Eve gelince mal mal televizyona bakmayıp, eğlenceli bir şey yapmak

Şimdi böyle yazınca çok kolaymış gibi geliyor değil mi, iyi bir gün geçirmek. Ama öyle değil işte. Eğer sabah ipin ucunu kaçırırsam, bütün gün öyle devam ediyor. Yani eğer sabah kahvaltı sırasında oyunlara girer ve çıkmazsam, onları öğle tatili animeleri ve her fırsat mangaları takip ediyor. Eve gittiğimde kafamda hala manganın son sahnesi takılı kaldığı için, üstümü çıkartmadan bilgisayarı açıyorum. Yemek arası verip manyak gibi bayılana kadar manga okumaya devam ediyorum. Bu, ben bu rutinden fenalık geçirene kadar sürüyor. Yapılanları bırakıp nedenlere baktığımda ise derin bir motivasyonsuzluk hali ve özdisiplin eksikliği bir şamar gibi suratıma çarpıyor.

Geçtiğimiz haftalarda görg.'ümle kararlar aldık "eeehhyy, yettere be!" diyerek. Sonra aldığımız kararların hiç birini uygulamaya koymadık, ben de bu yüzden ibret olsun diye kararlarımızı buraya yazmaya karar verdim. Tabi görselsiz bir post olmasını istemediğim için de motivasyonla ilgili görseller arattım ve bence bize en uygun olanlarını buldum.

Evet efendim, şimdi gelelim fasulyenin faydalarına. Bendeki listede ortak yapılacaklar ve benim yapacaklarım var. Görg.'ünkiler onda. Bakalım neler yapacağız demişiz:
1.Mitoloji oku (kitabı elime almadım o günden beri)
2.Bilim tarihi oku (kitabı elime alıp, rafa kaldırdım)
3. edge.org'u oku (alakam olmadı)
4.Tuğay ile evrim ve karar alma mekanizmaları çalış (randevulaştık, buluşmayı başaramadık henüz)
5.Fotoğraf çek (facebookta birilerinin fotoğraflarına baktım sayılır mı?)
6.Yogaya git (üç kere niyetlendim)
7.Yüzmeye git (bunun içn cidden geçerli mazaretlerim vardı)
8. Belgesel izle (dün torrent kullanmayı sonunda öğrendim, olacak gibi bu, bugün iyi belgesel araştıracağım)
9. Ted tv izle (eeeee, şey)
10.Omega 3 iç (en kolayı bu ama bunu bile yapmadım, yazıklar olsun bana)
11.Japonca çalış (aa, bunu yaptım geçen hafta, bugün tekrar yapacağım hatta)
12.Poi çalış (hakkında bilgi topladım, sayılır mı?)
13.Sergilere bak (bakmadım)
14.Tiyatrolara bak (bakmadım)
15.Resim yap (konumuz da ne güzeldi halbuki)

Evet, durum bu, işin acı tarafı yukarıdaki listede yer alan her şeyin benim gerçekten zevk alacağım, yapmayı çok özlediğim şeyler olması. Ama işte atalet, ilk kez "Grease" filminin arabalı sinema sahnesinde fragmanını gördüğüm ve o zamandan beri unutmadığım yağlı, yıvırgan kütle gibi ben durdukça ele geçiriyor beni, onun yıvır yıvır kollarından ve her yani kaplayan ağırlığından kurtulamıyorum kolay kolay. Sürekli kendi kendini gaza getirmeye çalışmakta çok zor yahu. Aslında bir el atsanız, hep birlikte misler gibi çıkacağız feraha.

Neyse, depresifliği bırakmak lazım. Harekete geçmek lazım. Kaç gündür aklımda olan konular var buraya yazmak istediğim, onları yazayım mesela hemen, yazınca kendimi iyi hissedip, daha fazlasını isteyeyim. Aslında mesele bu işte, bir kere başlayabilsem istediklerimi yapmaya, aldığım zevk devam etmemi sağlayacak. İşte o zaman çıkacağım karanlıktan aydınlığa, buralar hep dutluk olacak o zaman!
Sıra biz de Taylan anlamıyor musun bunuuuuuhuhuuuu

Konak diye bir Türk korku filmi var televizyonda. Şöyle söyliyeyim, o kadar korkunç değil ki, ben bile arada bakıyorum, ne olup bitiyor diye. Ben bile deyince bir kısmınıza anlamlı gelmemiştir belki. Hemen buyrun buradan yakın:

En saçma korku filmi maceralarım
1. Final Destination: Evde misafir olan bir günde televizyonda verdiler. Salonda bulunmam gerekiyordu ve ister istemez seyretmek zorunda kaldım. O kadar korktum gece uyuyamadım ve babamla annemin yanına gittim, babamın yanına kıvrılıp yattım. 22 yaşındaydım.

2. The Others: Karlı bir akşam vakti 3 kız sinemada seyrettik. Eve döndüğümüzde kapıda bekleyen bir adam var sandım, sonra gündüz oynadığımız kar topu oyunu sonucu girişte kurumaya bıraktığımız palto, bot, bere yığını olduğunu anladım. Sabah kalktığımda üç adet uçuğum vardı.

3. The Identity: John Cusack'ın oynadığı bu nadide filme, romantik komedi olduğu söylendiği ve kandırıldığım için gittim. Filmin taş çatlasın 15 dakikasını gözlerim açık geçirdim. Allahtan, Emine ablamla aynı odada yatıyorduk da gece bir iki saat uyuyabildim. Sabah kalktığım altta iki, üstte iki dört uçuk sahibiydim.

Gördüğünüz gibi kısa bir liste, sebebini açıklamama gerek yok sanırım.
Dünkü postumda düştüğümden bahsetmiştim. Düşerken önce bileğimi burktum sonra sağ dizimin üstüne düştüm. Önce dizim şişti, sonra bileğim azdı, netice itibariyle bugünü evde ayağımı tepelere uzatarak geçirmek durumunda kaldım. Kötü bir gün değildi elbette, üstelik bana tarihimdeki en korkunç düşüşlerini gözden geçirme şansı tanıdı:

1. Birinci sırada ortaokul hazırlık senesindeki düşüş serim var. Birden fazla düşüşten bahsediyorum evet, ama düşüşlerin her biri en fazla 4 gün arayla gerçekleştiği için, birlikte değerlendiriyorum. Önce düşüp sağ dizimi, sonra hemen arkasından sol dizimi paraladım. Sonra ikisi de kötü durumdayken evde banyoda ayağım kaydı ve ikisinin birden üstüne düştüm. Bunun üzerinden 2 gün geçmeden sokakta tekrar düştüm. Bu son düşüşün olduğu gün orta kulak iltihabı oldum. Bu sırada zaten bir kaç gündür dudağımla burnum arasında kalan bölge tamamen uçuğumsu yaralarla kaplanmıştı, burnum aktığı ama yaralar yüzünden silemediğim için, burun deliklerime selpak tıkıyordum. Üstelik o gün ortodontistimden tel takılmadan önce çekilmesi gereken son iki dişimi çektirdikten sonra dönerken düşmüştüm ve doğum günümdü.

2. Nişan sonrası düşüşüm. Bu da inanılmaz bomba bir hikaye. Yeni aldığım gözlükleri takmıştım. Derinlik algımı mı etkilediler bilmiyorum, markete girerken tökezledim ve marketin cam kapısından içeri uçarak girmekten son anda kurtuldum, ama sol el bileğim fena bir darbe aldı. Bir süre sallamadım ama sonra tarifsiz ağrılar nedeniyle doktora gitmeye karar verdim. Hastaneye gittiğimde annem, dedem ve teyzem hastahanenin farklı servislerinde farklı her biri de önemli konularda tedavi görüyorlardı. Telefondan Mafizimin bütün ailesinin İzmit'te bir aile büyüklerinin cenazesine giderken kaza geçirdiklerini öğrendim. Bu bilgiler ve duygular eşliğinde girdiğim mr cihazı ben içindeyken bozuldu ve yine ben içindeyken tamir edildi. Bilek kemiği tutan bağları paraladığımı ve bilek kemiklerimin sola doğru kaydığını öğrendim.

3. Düğün sonrası düşüşüm. Bu diğerleri kadar etrafı karanlık olaylarla çevrili bir düşüş değil ama etkileri en uzun sürelivolanı. Kuaförden çıkıyordum. Yağmur nedeniyle şemsiyelerden damlayan sulardan oluşan minik bir gölcüğe bastım ve kaydım. Sol dizim döndü ve sonra üzerine düştüm. Yerden kalkmaya çalıştım ama kayıp aynı dizimin üstüne tekrar düştüm. Yanımdan insanlar geçti ama kimse yardım etmedi. Dizimin yan bağlarını paralamışım. Dizim o kadar şişti ki, mr çekebilmek için, 1 ay şişin inmesini beklemek zorunda kaldılar. 2 ay 10 gün, minimum dış dünya temasıyla, evde yatmak zorunda kaldım. Bana bu düşüşün hediyesi yaklaşık 15 kilo ve hala ara ara beni yoklayan diz ağrıları.

4. Eşek şakası düşüşüm. Gerizekalı bir çocuğun oturmak üzere olduğum sandalyeyi çekmesi nedeniyle popomun üstüne düştüm. Bana yana kıvrık bir kuyruk sokumu kemiği olarak döndü.

5. Otopark düşüşüm. Ortada kar falan yokken otoparkın buz tutan yokuşunda popo üstü düştüm. Fiziksel hasar oluşturmadı evet, ama yaklaşık 60 kişinin önünde olduğu için psikolojik bir hasar oluşturdu.

Bu son düşüş listede yerini alacak mı, önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Yok yok, nazar var, nazar!
Bu sabah kalktığımdan beri tam lise günlerimden kalma bir gün yaşıyorum. Önce saati defalarca ileri attım, sonra evin içinde deli danalar gibi koşarak çantamı toplamaya çalıştım. Sonra servise yetişmek için bir tarafıma neft yağı sürmüşler gibi haldır haldır giderken ilk düşme tehlikemi atlattım -ilk diyorum dikkat edin-. Neyse bir şekilde servise vardım, kulaklıklarımı taktım ve oh dedim. Okula geldiğimde asi şemsiyemi açtım ve o anda günün ilk postunun ne olacağını anladım. Sonra kantine gittim, yiyecek bir şeyler ve kahve aldım ancak çıkışta yaşadığım ikinci düşme tehlikesini atlatamadım ve düştüm. Topallayarak bölüme doğru giderken yazmam gereken konunun bu olduğundan iyice emin oldum. Efendim buyrun, eminim sizin de bir benzeri vardır:

Ergenken asilik adına yaptığım salaklıklar listesi:
1. Yaz kış postallarla gezmek. Elbetteki bir numarada. Gerçi ikinci maddeyle oldukça kapıştılar birincilik için ama yazın zavallı ayacıklarımın o postallar içinde çektikleri ve bu savaştan nasıl sağ çıkmayı başardıkları en az on kitaplık bir seriye konu olabilir bence. Ama çok asiydim işte, ne yapayım, diğer kızlar gibi açık ayakkabılar, terlikler giyecek halim yoktu ya. -sonra bu durumun bir benzerini üniversitede taban düşüklüğü yaratan mavi jeans parmak arası terlikleriyle yaşadım, ama en azından onlar ayak haşlama yapmıyorlardı.-

2. Kahverengi. Ergenliğim boyunca prensip olarak siyah ve kahverenginin dışında pek bir renk giymedim. Simsiyah giyinmek gayet karizmatik bir durum, hala da bu fikirdeyim ama kahverengi ne? Asi olduğum kadar sanatçı ruhlu bir insan olduğum ve yağmur, sonbahar, kuruyan yapraklar gibi bir takım doğa olaylarına takmış bulunduğum için o dönemde tepeden tırnağa kahverengilerle dolaşabiliyordum. Şöyle açıklarsam durumun vehametini daha iyi anlarsınız bence: benim kahverengi bir levis 501'im vardı. İstanbul sınırları içerisinde bu alışverişi gerçekleştiren tek kişi olduğumdan neredeyse eminim.

3. Bahçe gezileri. Asilikte elbette yalnız değildim. Pek sevgili mushucum ve ben her tenefüste kendimizi okulun bahçesine atıyor, ve hırkalarımızın kollarını parmak uçlarımızı iyice geçecek şekilde çekiştirerek bahçede dolaşıyorduk. Kimi zaman kulağımızda kulaklıklar çok asi bir şekilde müzik dinliyor, kimi zamansa sanatçı ruhlarımızı gezintiye çıkararak hayatın anlamını çözüyorduk. Özellikle eğer hava yağmurluysa kimse bizi sınıfta tutamıyordu. Elbette bana bu durum bol miktarda sümük olarak geri dönüyordu ve okula gittiğim 8 aydan yedisini nezle olarak geçiriyordum.

4. Şemsiye durumu. Yukarıda bir takım doğa olaylarına olan takıntımdan bahsetmiştim. Bu takıntı benim kuru yapraklar toplayıp odamın duvarlarına yapıştırmama, bu kuru yaprakları ufaladığım renkli şişeleri masama dizip onlara bakarak şiirler yazmama neden oluyordu -bu arada şişelerden biri hala evde duruyor. Mafizim baharat zannedip kiler dolabına kaldırmış -. Hadi bunlar zararsız ergen hezeyanları. En fenası o dönemde yağmurla arama bir şey sokmanın en affedilemez günah olduğunu düşünüyor ve asla ve asla şemsiye kullanmıyor olmam. Çeşit çeşit asi berelerim vardı elbette ama onlar bir noktadan sonra suyu geçirdikleri ve doğaları itibariyle asiliğin şanından oldukları için onları kullanmakta bir sakınca görmüyordum. Seneler sonra -yani bundan bir 5-6 sene önce- dünyanın en dayanılmaz güzellikteki şemsiyesini bulunca bu duruma bir son verdim. Ama hatırlıyorum, şemsiyeyi ilk açtığımda gözlerimi yukarı kaldırıp, kendimi gerçekten çok suçlu hissederek, "özür dilerim yağmur" demiştim "özür dilerim..."
2008 yılbaşından beri kullanmakta olduğum biricik yanımda taşıma defterim bitmek üzere. Benim için kullanım süresi fazlaca uzayan bir defter oldu aslında. Bunun en önemli sebebi bir buçuk sene kadar yazacak bir şeyim olmaması elbette.
Defterim biterken geçtiğimiz üç senede neleri not almışım diye bir baktım. Sevgili defterimin nadide sayfalarını genelde yapılacak işler listeleriyle doldurmuşum. İlk listem 12.01.2008 tarihli:
-Popüler psikoloji sitelerini incele (bunu hatırlıyorum, mushu benim de bir tane yapmamı istiyordu o yüzden ödev vermişti.)
-Sanat ve hafıza ilişkisini araştır (bu konu böyle bir sitede süper olur demiştik)
-Tez makale introduction'ına başla (tezin makalesi sonraki hemen her listede var hala da bitmedi bu hafta bitecek inşallah)
-Sergileri bul (kültürel bir atılım yapma isteğim varmış sanırım)
-Manikür vs. bakıma gir (bu hep yaptığım ve sonra hep salladığım bir madde olarak hemen her listede mevcut)
-Diyetisyen bul (bu konu da ne yazık ki her zamanki gibi güncelliğini koruyor)
-Makaleleri oku (tahmin edersiniz ki okunacak makale de hep var)
-Psikoloji tekrar yap rubin conway vs. (bak bunu yaptım.)
-İçerik araştırması yap (bu ne içeriği hiç bir fikrim yok)
-Mavi odayı düzenle ( 2 ay önce taşındık ve bu madde o sırada hala gerçekleştirilmemişti. Yeni evde de bir mavi oda var bu madde hala geçerli.)
-Küçük odayı topla (bunu da yaptım)
-Kendine gel! (Sanırım bu da belirli bir zamana ait olmayan bir madde)

Bu listeden sonra uzunca bir süre liste yapmamışım. Başarısızlığın verdiği isteksizlik olsa gerek.

Arada yaptığım listelerde bir takım ucubik maddeler var. Misal:
-Müzik dinleme aleti bul
-Su iç.
-Dışardan yemek söyleme.
-Yapboz (kendime eğlenme görevi vermişim ya da satın alıcam sanırım anlayamadım)
-Zayıfla! (bak bak bir de ünlemli. öyle kolay olsaydı o işler ohooo)
-Siyah fermuarlı (?)
-Taksiye binme!!!

Listelere geri dönüp baktığımda gördüm ki bu listeler o dönemde kafamı toplamama yardımcı olmuşlar belki evet, ama aksiyona geçmemi sağlamakta pek de bir etkileri olduğunu söyleyemeyiz. Peki o zaman neden hala yapıyorum bu listeleri? İlk sebep elbette yapılacak işler listesi hazırlamanın yapılacak işleri ertelemek için harika bir bahane olması. Şimdi defterime göz atarken fark ettiğim ikinci ve ilkine göre daha sempatik bir sebep daha var ama. Bütün bu listlere hayatımın üç senesine bakmamı sağlıyor. O zaman ne önemliymiş, ne önemli kalmış, ne değişmiş. Benim için bir tür öncelikler günlüğü görevi görüyorlar.

Yine de defterim de yazan en önemli şey bu listeler değil, bir soru. Soruyu yazdığım zamanı bütün ayrıntılarıyla çok canlı bir şekilde hatırlıyorum. Mushu ziyaretine gittiğim Çorlu'dan dönüyordum. Otobüsteydim. Hava güneşliydi ve rengi çok güzeldi.

"Elektirik tellerinde neden toplar var?"