japon kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
japon kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"One aspect that I have gained from running in the past 22 years that has most pleased me is that it has helped me develop respect about my own physical being." Murakami Haruki

Eğer tüm zamanların en sevdiğim beş yazarını listelemem gerekse Murakami Haruki'nin bu listede çok sağlam bir yeri olurdu. Yeni evlendiğimizde dizimi sakatlayıp evde 2,5 ay kadar yatmak zorunda kalmıştım. Aynı dönemde ilk makalem yayınlanmıştı ve tübitaktan bu sayede bir miktar para geçmişti elime. O dönemde atamam gelmediği için çok rahat harcayabildiğim bir para olmamıştı ancak yazıdan gelen yazıya gitsin diyerek ilk Murakami kitabım olan Zemberek Kuşunun Güncesi'ni almıştım. Kabalcı'nın üst katında sağ tarafta duruyordu kitap, sadece iki tane vardı ve ilk aldığımın cildi hasarlıydı. İkinci kitabın da öyle olacağından korkarak elime alışım ve sonra sağlam olduğunu görünce yaşadığım mutluluk hala pırıl pırıl duruyor aklımda. Hatta yanlış hatırlamıyorsam o gün Görg. de John Fowles'un Büyücü'sünü almıştı. Hem de bende olan ve neredeyse 20 senelik baskısını. Sonrasında eski evdeki mavi odada, kırmızı koltuğun üzerinde dünyayla ilişkimi keserek kitabı okuyuşum da hafızamda aynı derece net. Murakami'nin muhteşem bir yazar olması bir yana, kitabın kahramanının yaşadığı günlerin benimkilerle inanılmaz örtüşmesi terapi gibi gelmişti bana. İyi bir yazarla ilk kez tanışmanın tadı o çok hasta olduğunuz kişiyle ilk öpüşmenin tadına benziyor bence. Benim Murakami ile tanışmam ise benim açımdan eşi benzeri bulunmaz bir ilk öpücük tadında olmuştu.

Bu ilk tanışmanın üzerinden geçen dört senede Murakami'in 5 kitabı daha yayınlandı Türkçe olarak. Her bir kitabı elime ilk alışımda aynı heyecanı yaşadım. beni hiç bir zaman hayal kırıklığına uğratmadı. Türkçe olarak yayınlanan son kitabı Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu'nu almak için D&R'ın web sitesine girdiğimde önceden haberim olmayan bir kitabıyla karşılaştım: What I Talk About When I Talk About Running.

Murakami'nin bir yazar ve koşucu olarak kendini anlattığı bu kitabı okumaya başlamam ise biraz zaman aldı. Aldığım ilk kitap, benim yerim senin yanın değil diyerek kendi yerini buldu. Sonra kitabı ikinci kez aldım. Ama bu defa da Haşlanmış Harikalar Diyarı sen sıranı bekle diyerek okumamı geciktirdi. Ben de bu sayede bu kitabı gerçekten okumam gereken zamanda okumayı başardım - buradan kitap tanrılarına saygılarımı sunuyorum.-



Kitabı okumak, uzun zamandır kafamda dönüp duran düşüncelerin toparlanmasını ve kendim hakkında çok önemli bir şeyi fark etmemi sağladı. Murakami koşmaktan, yazmaktan, ikisine de 30 yaşlarında başladığından, hem beden zihinsel olarak kendi sınırlarına yaptığı yolculuklardan bahsettikçe kendime döndüm ve şunu fark ettim: Son 32 yıldır zihnime yatırım yapıyorum, zihnimin sınırları ve becerileri hakkında oldukça iyi bir fikre sahibim. Ancak boynumdan aşağıda olan biten hakkında neredeyse hiç bir fikrim yok! Eğer zihin beden birlikteliği, ilişkisi, bağlantısı gibi bir şey varsa bu dünyada, bende ondan zerre kadar bile yok!

Bu farkındalık beni hemen aksiyon almaya yönlendirdi elbette. 20'li yaşlarını her sarhoş olduğunda nerede olduğuna aldırmadan koşarak geçiren ve koşmanın dans etmeye en yakın fiziksel aktivite olduğunu düşünen bir insan olarak koşmak istiyordum zaten. Ama nedense bir türlü harekete geçemiyordum. Sanırım sonunda ihtiyacım olan iteklenmeyi buldum ve işte evet bugün koşmaya başlıyorum. Hem de kırkbeşbin tane işimin arasında. Biraz heyecanlıyım, oldukça da tedirginim, ama isteğim tedirginliğime ağır basıyor.

Geçen haftamı A Complete İdiot's Guide for Running'i okuyarak geçirdim. Dün öğle yemeğinde yüzdüm, kendime güvenimin yerine gelmesi için. Bugün de kitapta yer alan koşuya başlama programının ilk ayağı olan 10 dakika yürü 10 dakika koş-yürü, 10 dakika yürü reçetesini uygulayacağım.

Koşmaya başlamak için kendime iki hedef belirledim. İlki Temmuz sonunda İngiltere'ye gittiğimde orada koşmak, ikincisi ise Bengi ile koşmak - ilk kitabın yeri onun yanı olmuştu -. Belli mi olur belki seneye bu zamanlar Bozcaada yarı maratonunu koşarız!
Evet, uzun süredir yazmıyor olabilirim. Ama inanın bu arayı boş geçirmedim. Bir ton anime, dizi izledim, kitap okudum. Kitaplar ayrı bir post'un konusu, anime ve dizilere izlenme sırasıyla buyrun efenim:



Mitchiko e Hatchin, kurgusal bir Güney Amerika ülkesinde geçen son derece leziz bir anime. Muhteşem müziklerini Brezilyalı Alexandre Kassin'in yaptığı 22 bölümlük seri, evlatlık verildiği evde korkunç günler yaşayan ve bir gün birinin gelip onu bulması hayaliyle yaşayan Hana ile hapishaneden kaçarak son derece karizmatik bir şekilde Hana'nın hayatına giren Mitchiko'nun hikayesini anlatıyor. İkili ülkeyi baştan başa gezerek Hatchin'in babası ve Mitchiko'nun sevgilisi olan Hiroshi Morenos'un izini sürüyorlar. Kurgusu, öyküsü, aksiyon sahneleri ile beni hop diye içine alıveren anime, mutlu çocukluk günlerini hatırlatır gibi Cowboy Bebop'ı hatırlatıyor. Ayrıca gördüğüm en güzel kadın kahramana sahip, net. İzleyin bence leziz.



Fairy Tail, sihrin marangozluk gibi bir meslek olduğu bir dünyada geçiyor. Bu dünyada sihirbazlar loncalar oluşturuyorlar ve bu loncalar aracılığıyla görevler alıyorlar. Esas kızımsı karakterimiz Lucy (Luşi) Hearfilia alemin en kral loncası, yıkıcılığı ve güçlü sihirbazlarıyla ünlü Fairy Tail'e katılmak istiyor ve bu esnada Natsu Igneel isimli bir ateş sihirbazıyla tanışıyor. Luşi hanım kızımın loncaya katılmasının ardından dar alınlı sihirbaz azmanı Erza Scarlet ve teşhirci buz sihirbazı Gray Fullbuster ile bir ekip kuran bu ikili maceradan maceraya koşuyorlar. 48 bölüm süren ilk sezon kendini izletse de çok hasta olduğumu söyleyemeyeceğim. Özellikle Natsu karakteri ile Naruto ve İchigo arasındaki benzerlikler, e ama ben bunun aslını seyrettim hissi uyandırıyor insanda. Yine de öylesine izlenebilir.


Seikimatsu Occult Gakuin'i Fenerbahçe'nin şampiyonluk maçını oynadığı gün, pek sevgili mafizimin evi terkedip Kadıköy semalarında uçmaya gidişini fırsat bilip izledim. 13 bölümlük bir gecede izlenebilecek bir anime Occult Gakuin, çok boş vaktiniz varsa neden olmasın? Serinin ana karakteri Maya, babasının ölümün ardından müdürlüğünü yaptığı, esrarengiz ve doğaüstü olayların incelendiği Waldstein Akademisine gelir. Etrafta sürekli gizemli olaylar dönmektedir. Gökyüzünden inen çıplak bir adam sayesinde işler iyice çığrından çıkar. Evet ümit vadeden bir ilk bölüm özeti. Ancak ben prensip olarak başta karakterlerin sürekli aynı kıyafeti -hele bir de Maya'giydiği gibi çirkinse- animelere karşıyım - naruto hariç, çünkü yani sonuçta o naruto değil mi?-. Kıyafet konusunu aşsak bile bilim kurgu mu yoksa korku mu yoksa ne belli olmayan kafası karışık bir durum var seikimatsu occult gakuin'de. Yine de bir kaç inanılmaz güzel sahnenin hatırına -söyleyip sürprizini kaçırmayayım- izlenebilir diye düşünüyorum.

Elbette sadece vurdulu kırdılı shonen animeler seyretmedim. İçimdeki romantik damarı kurutmamak için Oguri Shun yeni bir jdrama çekene kadar kore dramalarına yelken açtım. Dream High ile başladığım Kore dizileri maceramın ikinci ayağı My Princess oldu. Kendi halinde bir tarih öğrencisi olan Lee Seol ve diplomat Park Hae Young'ın tesadüf eseri başlayan arkadaşlıkları -cidden arkadaş manasında- Lee Seol'un Kore Monarşisinin hayatta kalan tek varisi olduğunun ve Park Hae Young'ın büyükbabasının bütün mal varlığını ona bırakmak istemesiyle değişir. Lee Seol'un prenses olmasını engellemeye çalışan Park Hae Young ile ne olduğunu şaşıran Lee Seol arasında bir yakınlaşma başlar ve olaylar gelişir. Aslında sonu çok öngörülebilir bir hikaye evet ama bence koreliler bu romantik komedi işini çözmüşler. Çok tatlı ve eğlenceli bir diziydi. Bir saat beş dakikalık 16 bölüm nasıl bitti anlamadım. Romantiği gelen arkadaşlara tavsiye ederim.

Geçen sene bir Burcu-Batu ziyareti sonrasında -Avustralya semalarına selam ederim- izlemeye başlamıştık Arakawa Under The Brigde'i. Mafizimle birlikte seyrediyorduk ancak sonra kaldı. Geçtiğimiz haftalarda ben tek başıma da olsa geri dönmeye karar verdim kendisine. Çok süper 7 bölümden sonra 8. bölümün bozuk çıkması nedeniyle devamını şimdilik getiremedim ancak mutlaka bitireceğim. Konusuna gelince: Aile mottosu "Hayatta kimseye asla borçlu kalmayacaksın" olan İchinomiya Kou, kendini Arakawa nehrinde bir köprünün altında yaşayan Nino'ya korkunç bir şekilde borçlanmış halde bulur. Nino'nun borcun ödenmesi için istediği tek bir şey vardır, Kou'nun sevgilisi olması. Böylece Kou recruit adını alarak, köprünün altında birbirinden tuhaf tiplerle birlikte yaşamaya başlar. Burdan çok belli olmuyor olabilir ama gerçekten çok komik bir anime. Herkese tavsiye ederim.

Evet, gelelim son dizimize. Bu diziyi en son seyretmeseydim de en son yazmak isterdim sanıyorum. Uzun zamandır seyrettiğim en tatlı, en komik, en romantik dizilerden biriydi Personal Taste. Charlotte hanım kızımızla birlikte önemli sahnelerde bize şarkı söyleten, tezahürat yaptıran ve duygudan duyguya koşturan bir dizi oldu kendisi. Konusunu falan anlatmıyorum, romantiğiniz geldiyse gidin direk izleyin. O kadar diyorum ben size.

Uzun zamandır bu konudan bahsetmiyorum ama bu hiç anime, jdroma izlemediğim ya da manga okumadığım anlamına gelmiyor pek sevgili ve tatlı okur. Bundan yaklaşık bir iki sene önce, an itibariyle Avustralya semalarına selam çakan tahin pekmez kişi burcu sayesinde tanıştığım Nodame Cantabile'nin seyretmediğim bir özel bölümünün çıktığını öğrenince diziyi baştan seyretmeye karar verdim. Dizi bittikten sonra izleme miktarım beni kesinlikle kesmeyince, mangayı baştan okumaya karar verdim. Manga da bitince bu kadar izleyp okumuşken bir de animeyi seyredeyim dedim ve yaklaşık 3 haftalık bir nodame maratonu yarattım kendime - ve bunun her saniyesinden zevk aldım.

Tomoko Ninomiya tarafından çizilen ve 2001-2009 yılları arasında Kiss'de yayınlanan Nodame Cantabile, 2004 yılında en iyi shojo manga ödülünü almış. İki konservatuar öğrencisinin ilişkisini eğlenceli ve romantik ilişkisi anlatan manga, piyano öğrencisi Megumi Noda'nın - Nodame kızımız oluyor kendisi -, özünde orkestra şefi olmak isteyen ancak piyano bölümünde okuyan ve okuldaki bütün kızların hasta olduğu Chiaki Shinchi isimli yakışıklı şeyi kapısının önünde sızmış bir şekilde bulmasıyla başlıyor. Sonrasında olaylar birbirinden leziz farklı karakterlerin olay örgüsüne dahil olmasıyla gelişiyor.

Bence Nodame'nin en güzel yanlarından biri esas kız ve esas oğlan arasındaki ilişki şekillenirken her bir karakterin - o kadar esas olmayan kızlar ve oğlanlar da dahil olmak üzere - seri boyunca yaşadıkları değişimlerin son derece doğal bir şekilde bize sunulması. Okurken-izlerken, insan kendini yakın arkadaşlarının yıllara yayılan büyüme ve olgunlaşma serüvenleri seyrediyor gibi hissediyor. Üstelik karakterler, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi şaşırtıcı yönlere doğru ilerliyorlar ve bunu izlemek insana çok büyük keyif veriyor.

Pek şahane ve leziz konusu, karakterleri ve olay örgüsünün yanı sıra, Nodame'nin manga ve anime uyarlamalarının da çok leziz ve başarılı olması ayrı süperliği. Burada başarıdan kastım hem konu olarak tutarlılık, hem dizideki oyuncuların manga ve animedeki karakterlere olan benzerliği hem de manga da geçen müziklerin anime ve dizide çok harika ve yerli yerinde, çoğu zaman zenginleştirilerek kullanılmış olması. Debussy'den Ravel'e, Rachmaninov'dan Mozart'a pek çok ünlü bestecinin parçaları anime ve dizi boyunca görünmez bir başka ana karakter gibi salınıp duruyor ve her şeyi birbirine bağlıyor.

Şimdi burada sadece son cümlede müziklere değinmem çok tuhaf oldu, zira bu postu yazmaya başlama sebebim, özünde Maurice Ravel hakkında bir post yazmak istemem; nereden başlasam diye düşünürken, Ravel'i tekrar gündemime getirdiği için Nodame'den bahsetmeye karar vermemdi. Neyse ne yapalım, Ravel'i de başka bir postta anlatırım.

Her ne kadar biraz ara da vermiş olsam, Japon tarihi ve mitolojisi üzerine sürdürdüğüm derin ve zahmetli araştırmalarım sürüyor. Bugün hiç üşenmedim, sizler için NTV Yayınları'ndan çıkan Mitoloji kitabındaki Japon Mitolojisi bölümünü okudum. Orada yazanlar ve daha önce Japon tarihini öğrenmeye çalışırken okuduğum kitaptan aklımda kalanlarla bir özet geçmeye çalışacağım.

Şimdi efendim, Japon mitolojisinin kökeni Şinto (Tanrıların Yolu) isimli yerli dine dayanıyor. Günümüzde Japon halkının %84'ü hala bu dine inanıyor. Açıkçası bunu ilk okuduğumda bana çok garip geldi. Baktığımız zaman Yunan halkının %84'ü hala Olimpos Dağı'nda tanrıların yaşadığına, Zeus'a, Herkül'e inanıyor demek gibi bir şey bu ve bu yönüyle de oldukça şaşırtıcı. İnsan bir anda kendini bu inançsal geri kalmışlığa şaşırırken buluyor. İlk ve otomatik tepkimi düşündükçe daha da şaşırdım. Beyinlerimiz çocukluğumuzdan beri tek tanrılı dinlerin doğru olduğu yönünde terbiye edilmiş. Sanki çok tanrılı bir bir dinden tek tanrılı bir dine geçmek ilerlemekmiş gibi. Oysa ne alakası var yani? Sonra biraz daha düşündüm ve durumun güzelliğinin farkına vardım. Geçenlerde Amerikalı öğrencim Steve'e de söylediğim gibi, Japonlara bayılmamın en önemli sebebi, dış dünyadan işlerine gelen şeyleri alıp, içlerinde kendilerine ait ne varsa onu korumaya devam etmeleri. Adamlar budizmi almışlar, kendi inançlarıyla harmanlamışlar ve yollarına devam etmişler. Daha ne yapsınlar?

Konumuza geri dönelim. Yukarıda gördüğünüz tanrısal çiftten erkek olanın adı İzanagi, kadın olanı İzanami. Kimi zaman kardeş, kimi zaman karı koca olarak anlatılan bu çiftin Ama-no-Haşidate isimli cennet köprüsünün üzerinde durup, üzeri mücevherlerle kaplı bir mızrakla okyanusu karıştırdıklarına inanılıyor. Mızrağı sudan çıkardıktan sonra ucunda biriken tuz tekrar okyanusa düşünce Onogoro-şima (kendi kendine oluşan ada) oluşuyor. İzanami ve İzanagi düğün törenlerini gerçekleştirmek için adaya iniyorlar ve toprağa sapladıkları mızrağın etrafında ters yönde dönmeye başlıyorlar. Ancak burada İzanami düğün töreninin kurallarına ters bir hareket yaparak İzanagi ile konuşuyor -hep kadınlar yapar zaten böyle şeyleri- ve bu nedenle kemiksiz bir çocuk doğuruyor. Ebisu adı verilen bu ilah yedi şans tanrısından birisi ve balıkçıların koruyucusu sayılıyor. (Bu törende konuşma meselesi bana düğünden önce gelini görmenin kötü talih getirmesini çağrıştırdı). Neyse efendim, şukela çiftimiz bu olaydan sonra efendi gibi kurallarına uyarak düğün törenini gerçekleştiriyorlar ve bu esnada pek çok tanrı yaratılıyor. Ama ateş tanrısının doğumunda İzanami çok ağır bir yara alarak ölüyor. Ölmeden önce acıyla akıttığı gözyaşlarından da binlerce kami (kutsal ruh) meydana geliyor. (Japonlar kamilerin insanlara şans, mutluluk ya da kötülük getirebilecek güçler olduklarına inanıyor. İnanışa göre kamiler sadece tapınaklarda değil, ağaçlarda, taşlarda çeşitli doğal yapılarda bulunabiliyor. Kami barındırdığı inanılan yerlere samandan, pirin sapından ya da hasırdan örülen halatlar -şimenava bağlanıyor.)


Karısının ölümüyle yıkılan İzanagi, başlarım ben böyle işe, diyerek ölüler dünyasının yolunu tutuyor ancak umduğunu bulamıyor. Karısının çürüyen bedenine meşale tutunca İzanami "Hayır, beni böyle görmeni istemiyorum" diyerek kendisini kapıya kadar kovalıyor ve İzanagi gördüklerinin şokunu atlattıktan sonra uzun bir arınma ritüeli gerçekleştirerek yıkanıyor. Ben bu noktada açıkçası İzanagi'yi çok kınadım ama sonra dedim ki, "Tanrı'da olsa erkek işte, nolucak!". Yukarıda gördüğünüz, Futami açıklarında yer alan iki kaya, tanrısal çiftin sembolü sayılıyor Meotoiwa (evli kayalar) olarak anılıyor.

Evet, işte Japon mitolojisine göre dünya böyle oluşmuş arkadaşlar. İzanami ve İzanagi'nin çocukları neler yapmış, rot'un karşısına bir animede birden bire kim çıkmış, biz kimi asilzade zannederken o aslında hortlakmış, bunları hep bir sonraki postumda anlatacağım. Gizem havası essin biraz.

Yedi ölümcül günah hristiyanlık inançlarına göre kesinlikle kaçınılması gereken günahlardır. Hristiyanlığa göre iki tür günah vardır: çeşitli yollarla (dua etmek, hayır işlemek, vs) affedilebilecek minör günahlar ve hiç bir şekilde affedilmeyecek, sonsuz lanetlenmeyle sonuçlanacak ölümcül günahlar. Bu yedi sevimsiz arkadaş, kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, oburluk, kıskançlık ve tembellik olarak sıralanır.
Her insanda illaki bir parça bulunmaları kaçınılmaz olduğu için olsa gerek yedi ölümcül günah, pek çok filme, resime, heykele konu olmuştur. Dante'nin İlahi Komedya'sı bu yedi günahı işleyenlerin ayrı ayrı nasıl cezalandırıldıklarını anlatan renkli sahnelerle doludur. Şeytanın Avukatı filminde, Keanu Reeves'in karakteri, şeytanın favori günahı kibir yüzünden başına iş açar. Seven filminin baş kahramanı ne Brad Pitt ne de Morgan Freeman'dır, alenen baş kahramanlığa soyunan yedi ölümcül günah, elini kolunu sallayarak filmin her karesinde dolaşmaktadır.



Yedi ölümcül günahın etkilediği sanatçılar, sadece batıda yaşamıyorlar. Hastası olduğum Full Metal Alchemist serisi (manga, birinci anime, ikinci anime hep birden) şimdi spoiler vermemek adına detaylarına girmeyeceğim homunculusları yedi ölümcül günah ile isimlendirir. Serinin en iç gıcıklayıcı ve eğlenceli karakterleri olan homunculuslara derin felsefi anlamlar yüklenir.


Peki şimdi, böyle güzel bir kasım sabahı yedi ölümcül günah nereden aklıma geldi benim? Hepsi Onur kişisinin suçu. Bana yolladığı leziz makalelerden biri Daniel Schacter'ın The Seven Sins of Memory isimli makalesiydi. Çekici bir başlık, süferli bir konu ve saygı duyulan bir araştırmacı bir araya gelince, makaleyi sömürmem de kaçınılmaz oldu. Neymiş hafızanın yedi günahı söyle bir bakalım:

1. Geçicilik (transience): hafızadaki bilgiye ulaşım yeteneğinin zamanla birlikte azalması. Örneğin ilkokulda öğrendiğiniz bilgileri eskisi gibi hatırlayamıyor oluşumuz bu sebepten.
2. Dikkatsizlik/dalgınlık (absent-mindedness): dikkatsiz ya da sığ kodlama nedeniyle unutma. Siz en sevdiğiniz diziyi seyrederken birisi gelip bir şeyler söyledi diyelim. İşte sonrasında söylenen bu şeyleri hatırlayamayacak olma sebebimiz budur.
3. Bloklama (blocking): Geçici olarak aranan bilgiye erişimin engellenmesi. "Ah, hatırlayamıyorum, dilimin ucunda ama çıkmıyor!" Yeterli bir örnek oldu tahmin ediyorum.
4. Hatalı atıf (misattribution): anımsanan bir anıyı ya da fikri yanlış kaynağa atfetme. Buna örneğim çok bomba, ikiz kardeşler birbirlerinin anıları kendileri yaşamış gibi sahiplenebiliyorlar, sebebi de bu. Inception filmindeki fikir ekme meselesin de önemli bir noktaydı bu, fikri ekip, kişinin fikrin sahibi olarak kendini atfetmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Bu arada filmdeki totem hikayesi bana Lost'daki constant meselesini hatırlattı, bilmiyorum.

5. Telkine açıklık/etkilenebilirlik (suggestibility): Bir anıyı geri çağırma denemesi sırasında yönlendirici sorular ve yorumlarla anı yaratılması. Inception'daki fikir ekme olayı kısmen bundan oluşuyordu, atıftan önceki kısım. Bu özellik adli psikolojide özellikle başa çok iş açıyor. Yanlış sorgulama teknikleri, yanlış kişilerin suçlanmasına sebep olabiliyor.
6.Önyargı (bias): Şu anki bilgi ve inançlarımızla bağlantılı olarak geriye dönük bozulmalar ve bilinçdışı etkilerle anıların bozulması. Şu anda ilişkiniz çok güzel diyelim, ama 4 ay önce değildi, her akşam arkadaşlarınızı arayıp ağlıyordunuz. Fakat şimdi mutlu olduğunuz için 4 ay önce yaşadıklarınızı daha az kötü hatırlıyorsunuz. İşte tam da bu özellik yüzünden siz eski sevgililerinizi kolayca affederken, kankalarınız affedemiyor.
7. Direnç (persistance)): Unutmak istediğiniz halde unutamamak. Travma sonrası stres bozukluğu hastalarının muzdarip olduğu bu durum (sadece onlar değil tabi ki) kötü anılardan kurtulamamak olarak özetlenebilir.

İsmi hafızanın yedi günahı olmasına rağmen Schacter makaleyi bu özellikleri aslında kötü özellikler olmadıklarını, hafızanın evrime uyum sağlama sürecinde ortaya çıkan yan ürünler olduklarını söyleyerek bitiriyor. Aslında evrim ve beyinle ilgili başka bir sürü şey daha söylüyor ama onları anlatmayı Beagle'ın izinde'nin tatlı sahibesine bırakıyorum.

Pazar günü suşi kursumuzun başlamasını beklerken Burcu'yla tabi ki manga ve animelerden bahsediyorduk. Bir ara Burcu "O hani önermiştin ya Kare Kano, onu okudum" dedi. Dondum kaldım, çünkü o mangayı ben önermemiştim, Burcu beğenmişti, demek ki dışarıda bir yerde benim bilmediğim, üstelik bitmiş bir shoujo manga benim onu sömürmemi bekliyordu.

Tabi ki yemedim içmedim, pazartesi sabah ilk iş kare kano'yu okumaya başladım. Uzun adı Kareshi Kanojo no Jijo, his and her circumstances, ingilizce yazmamın sebebi cinsiyet farklarını Türkçe'de yansıtamıyor olmam. Mangaka Masami Tsuda'nın ilk uzun metrajlı serisi.

Mükemmel öğrenci görünümüyle çevrelerini kandıran ve birbirlerini bulunca gerçekte kim olduklarını da bulan iki dünya tatlısı karakterin hikayesini anlatıyor kare kano. Hem romantik, hem eğlenceli, benim romantik komedi türündeki bir mangadan beklediğim her şeyi 90 bölümde tatlı tatlı veriyor. Tamam bir Hana Yori Dango, Koukou Debut, Hana Kimi değil ama en azından Suzuka gibi 300 bölüm sürüp bir de sonunda içinizi kıymıyor. Mangakanın okuyucuyu ters köşeye yatırdığı ve nanik yaptığı yerlerin tadı damağımda kaldı. Şu an hem onun gibi bir manga daha okumak, hem de bir süre böyle bir manga bulmamak istiyorum. Bitirene kadar bırakamıyorum zira, bütün hayat bir anda askıya alınıyor.

Ama söylemeden edemeyeceğim, ne tatlı şeydin sen öyle Arami!

Efendim, dün akşamki postumda Japonya tarihi ile ilgili bir kitap aldığımdan bahsetmiştim. Dün akşam Mafizim içeride çalışırken ben de sevgili kitabımla biraz hoş beş edeyim dedim. Henüz iki bölüm okudum ama işte sizlerle paylaşmak istediğim bilgiler:

1. Japonlar kendilerine Nippon ya Nihon diyorlar. Bu isim Çin karakterleri ri-ben'den geliyormuş ve kabaca "doğan güneşin ülkesi" olarak tercüme edilebilirmiş. Marko Polo 13. yy'da Çin'deyken denizin ötesinde yer alan ve gitmediği bir ülkeden bu şekilde bahsedildiğini duyuyor ve bu ismi Chipango ya da Zipango olarak çeviriyor. Zaman içinde bu kelimeler Japan -Japonya, bizimki daha iyi sanki- haline geliyor.

2. Japon tarihi altı döneme ayrılıyor. Bu dönemler politik gücün coğrafi merkezlerine -haritada bahsi geçen merkezleri görebilirsiniz- ya da imparatorluk adına karar alma süreçlerinde etkili olan ailelere göre isimlerini alıyorlar.


3.Japonların köklerine indiğimizde Ainu'lar var. Bir zamanlar Japonya'ya dağılmış olan Ainul'lardan geriye şimdi Hokkaido bölgesinde yaşayan 15.000 kadarı kalmış. Ainular,daha açık tenliler, daha yuvarlak kimi zaman mavi gözleri ve daha kıllılar. Zamanla anakaradan gelen göçlerle kuzeye itiliyorlar ya da diğer halklarla kaynaşıp bugünün homojen Japon ırkının oluşması için gen havuzuna genlerini bırakıyorlar. Kitaba göre Japon erkeklerinin diğer uzak doğu erkeklerine göre daha kıllı olmalarının sebebi Ainu genleri.

Evet, geçen hafta izlemeye başladığım xxxHolic'in 24 bölümden oluşan ilk sezonunu cumartesi sabahı itibariyle bitirdim. Spoiler vermeden bir takım izlenimlerimi paylaşma ihtiyacı içerisindeyim.

Şimdi daha önceki ilgili postumda da belirttiğim üzere, gerçekten feci karizmatik bir abla var seride. Karizmatik olduğu kadar derin konuşmalar yapan, seksi giyinen bu hatun kişi aynı zamanda sıkı bir alkol sever - bütün bu özellikler kendisine olan sevgimin artmasını sağladı. Bu arada derin konuşmalar derken gerçekten derin konuşmalardan bahsediyorum, özgür iradeden tutun da, kelimeler ve güçlerine kadar her bölümde ayrı bir konuda kafa karıştırabiliyor kendisi.

hazır başlamışken karakterlerden gitmekte fayda var bence. Dizinin en büyük eksiğinden bahsetmek istiyorum. Karizmatik erkek yok arkadaş! Dizinin yegane erkekleri yukarıda boy gösteren gözlüklü watanuki ve suratsız doumeki. Bu iki arkadaş da karizmatik olabilirler, öyle yaratılabilirlermiş ama belli ki yazarların canı istememiş. Watanuki abidik gubudik tepkiler veren ve zaman zaman şapşallığın doruklarında dolaşan bir arkadaşımız. Doumeki ise donuk, tepkisiz, hesapta bütün kızların hasta olduğu ama benim hasta olunacak tek bir özelliğini göremediğim bir karakter. Bebim için doumeki'nin tek hoş yanı, Watanuki arada kendisine tedirgince seslenmek için adının ilk hecesini "Doum...Doumeki" şeklinde tekrarladığın da bana Hana Yori Dango'un Domyouji'sini oradan da Matsumoto jun'u hatırlatması.

Tatlı şey seni. Ehem neyse, seriyle ilgili görüşlerime dönersek, biraz da olay örgüsünden söz etmem gerek sanırım. Her bölüm kendi içinde bir iki hikaye anlatıyor. Arkası yarın tadında yalnızca iki kere iki dört bölüm vardı. Bu benim için iyi bir şey aslında. Çünkü seriyi benim için arada izlenebilir bir hale getiriyor. Bir sonraki bölümde ne olacağını görmek için durmaksızın izleyerek sömürmüyorum kendisini. Arkada inceden ilerleyen bir hikaye var, seziyorsunuz ama birinci sezon itibariyle ben ne o hikayenin tam olarak ne olduğuna ne de Himawari'ni numarısının ne olduğuna parmak basabilmiş değilim. Himawari hanım kızımız, Watanuki'nin hasta olduğu, pek bir hoşlandığı okul arkadaşı. Bu hanım kızımızda bir takım bir şeyler dönmekte, bunun ipuçları da verilmekte ama ne olduğuna dair en ufak bir açıklama getirilmemekte.

Bunun dışındaki bir görüşüm seride bazı boşluklar olduğu yönündeydi ki, dün sabah biraz araştırınca nedenini anladım. Meğerse bu seri bir manga uyarlamasıymış ve her manga uyarlamasında olduğu gibi aslında bir takım şeyler kuşa çevrilmekteymiş. Bu durum beni çok zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor şu an. Mangalardan uyarlanan animeleri seyretmeden önce prensip olarak mangayı okuyan bir insan olarak, animeyi seyretmeye devam mı edeceğim, yoksa durup mangayı mı okuyacağım. Bu zor bir karar çünkü manga şu an 209. sayısında ve halen devam etmekte. Çok kararsızım, çok!

Biri gelip "O kadar anime seyrediyorsun, manga okuyorsun, bunlar gerçek hayatta ne işine yarayacak?" diye sorsa verecek bir cevabım var artık! Anime izleyip manga okuyarak gerekli gereksiz bir sürü şey öğrendim doğru, ama bu kadar pratik ve uygulanabilir bir bilgiye daha önce ulaşmamış olabilirim.

Aydınlanmam bu sabah gerçekleşti. Saat 7.35 sularında banyo aynasında uzatmaya çalıştığım kahküllerimi nasıl zapt altına alacağımı bulmaya çalışıyordum. İnce siyah tokalar saçımdan kayıp durdukları için bünyemde o saatte olmaması gereken bir sinir mevcuttu. Birden aklıma pazar günü izlediğim bir animedeki bir sahne geldi. İşte o anda hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağını anladım. Pazar günü izlediğimde "Nedir bu anime kızlarının çapraz toka takma olayı yahu?" diye düşünmeme neden olan sahne gözümün önünde dalgalanıyordu. Saçıma ilk siyah tokayı taktıktan sonra heyecandan hafif hafif titreyen ellerimle ikinci tokaya uzandım ve onu da diğerinin üzerine çaprazlama gelecek şekilde saçıma taktım. Tokalar bölümün sonuna geçmem için açılması gereken kapının şifresini çözmüşcesine için için ışıldamaya başladılar. Ben yüzümde giderek büyüyen bir gülümsemeyle aynada çapraz tokalarıma bakakaldım.

Japonlar yapmış mirim, japonlar yapmış.
Dün gecenin sonunda pek şahane Burcu hazretleri beni animelere boğdu. Verdiği binlerce animeden ilk hangisine başlayacağıma karar veremediğim için bugün bir kısmının ilk bölümlerini izledim ve bu sadece kafamı daha da çok karıştırmaya yaradı. Fakat son izlediğim ilk bölüm bu kararsızlığıma bir son verdi. Sebebi ortada, şu karizmaya bakar mısınız?


Bekle beni xxxHolic, geliyorum!
Bir kaç gündür yazmıyorum ya, şimdi çenem düştü.

Dün Mafizimle çok şahane ve tadından yenmez bir akşam geçirdik. Yaklaşık iki yılın sonunda Burcu ve Batu'nun evlerine misafirliğee gittik. Yarısı boş blokların arasından Mashattan'ın ıssız yollarından geçerek önce Paris kokan bir binaya vardık ardından da Burcu'nun süferli gülümsemesiyle bizi beklediği evlerine girdik. Bize müthiş bir sofra hazırlamışlardı -makineden bilgisayara aktarmayı becerebilseydim, sizler de tanık olacaktınız sofranın muhteşemliğine- Çeşit çeşit suşi, sehpanın üzerine dizilmiş, acaba önce hangimizi yiyecek diye heyecanla bekleşiyordu. Onların bu heyecan dolu hezeyanlarının içinde ben de acaba aynı anda ağzıma en fazla kaç suşi tıkıştırabilirim diye düşünüyordum.

İnanmak çok zor olsa da, gecenin yıldızı suşiler değildi. Japonya seyahatlerinin pek sevgili ziyaretçisi bir şişe sake bizleri bekliyordu. Batu'nun wasabiyle soya sosunu karıştırma yönteminde uzmanlaştıktan sonra Burcu sakelerimizi servis etti ve ben ne yazık ki ağzım karides roll ile dolu olduğu için ilk kampai'mi "hampaimp"e benzer bir ses çıkartarak yapabildim. Ama yine de ilk yudumda dünyam değişti. Daha önce içtiğim hiç bir içkiye benzemeyen yumuşak ve akıcı bir tada sahipti sake. Beyaz şarabı andırıyordu biraz ama başka bir şeydi işte.

Üşenmedim sizler için araştırdım: Nedir bu sake?
Araştırmalarım sırasında öğrendiğim ilk şaşırtıcı bilgi Japonya'da sakenin her tür alkollü içki için kullanılan bir kelime olduğuydu.Bizim bildiğim anlamıyla sake için kullanılan kelime ise nihonshu imiş. Ben bu yazı boyunca kendisinden sake olarak bahsetmeye devam edeceğim.

Sake için japon rakısı, pirinç şarabı gibi farklı isimler kullanılıyor ama aslında bir şeye benzetmek gerekirse pirinç birası demek daha doğru olacak sanırım. Tadı benzediği için değil elbette, hem ham maddesi hem de fermantasyon süreçleri itibariyle.

Sakenin tarihi çok eskilere dayanıyor. İlk olarak 3. yüzyıla ait Çin metinlerinde Japonların alkol kullanımından bahsediliyor. 10. yüzyılda tapınak ve manastırlar sake üretmeye başlıyorlar ve yaklaşık 500 yıl kadar sake üretiminde dominant merkezler olarak başı çekiyorlar. Artık uzakdoğu'nun ve dünyanın pek çok ülkesinde sake üretiliyor ve üstelik üretimde eski ve geleneksel üretim yöntemlerine dönülüyor. Dünyanın geri kalanında sake tüketimi ve sakenin kalitesi artarken, japonya'da üretimde bir düşüş yaşanıyor. 1975'de 3225 sake üreticisi varken bu rakam 2007'de 1875'e düşmüş (teşekkürler wikipedia). Eminin Japonya'da sosyologlar bu konu üzerinde tonlarca makale yazmışlardır ama ben gene de buradan Japon gençlerine seslenmek istiyorum: Saçmalamayın arkadaşım! 私の友人はやめてくれ!

Sake mevsime ve kalitesine göre sıcak ya da soğuk servis edilebiliyor. Sıcak sake kış mevsiminde içiliyor ancak yüksek kaliteli sakeler tatları karışmasın diye soğuk servis edilmeye devam ediliyor. Sakenin içildiği geleneksel bıdıcık kaba choku, servis edildiği seramik şişeye ise tokkuri deniliyor. Sake içerken kendi bardağınızı kendiniz doldurmuyorsunuz, herkese bir başkası servis yapıyor.

Daha fazla bilgi için www.sake-world.com sitesini ziyaret edebilirsiniz. O kadar anlattın nereden bulup içeceğiz peki diyenleriniz varsa, www.sarapmarketi.com.tr adresi sake bölümü barındıyor. Kaliteleri hakkında bir bilgim yok ama fiyatlar 45-50 TL civarı. Ayrıca Japon Kültür Merkezi'nin altında yer alan Bunka'da özellikle leziz bir erik sakesi mevcut. Bazı Sushico'larda da var sanırsam.

Bu arada gecenin diğer iki yıldızı Kutman Sipahi Vişne Mistel Şarabı -küp vişne lezzetinde ama daha az likör, daha çok şarap kıvamında- ve ilk defa denediğimiz Muscat Reine des Vignes -gerçekten limon ve armut aroması başka bir şeymiş- burada anılmayı hak ediyorlar.

Netice itibariyle tadı damağımızda kalan bir gece oldu, üstelik izleyecek bir milyon bölüm de animem var.