merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Az önceki postu yazdıktan sonra, bundan altı sene önce eski blogumda yazdığım bir merak postu geldi aklıma, hemen buraya da ekleyivereyim dedim:

PERŞEMBE, EYLÜL 23, 2004

şimdi benim merak ettiğim bazı şeyler var. Şöyleki:
1. Su kaç derecede buharlaşır ve kaç derecede tekrar su olur?
2. Bir semtteki bütük çöpleri o seferde aynı çöp arabası mı toplar yoksa bunlar topluca sokaklara saldırırlar mı?
3. O sinek ilaçları sinekleri gerçekten öldürür mü?
4. Bir hatta gün boyunca aynı vapur mu sefer yapar, yapmaz gibi geliyor, o zaman neye göre değişirler?
5. Asfalt kaç derece sıcakta ayakkabıya yapışacak kadar yıvır?
6. Humprey Bogart gerçekten yakışıklı mıdır? Neden bazı filmlerde yüzünün derileri az sona aşağıya düşecek gibi görünmekte ısrarlıdır?
7. Toplamda kaç Kennedy lanetli yollardan öldü? Sağ kalan aklı başında bir aile üyesi var mı?
8.Bir arının kafası koptuğu halde yaşadığına tanık olan bir grup 6 yaşında çocuk adına soruyorum, o yaşam yaşam mıdır? Ayrıca kaç uzvunu kaybederek yaşayabilir?
9. Bir de ayrıca toplamda kaç çeşit arı vardır?
10. fFiltre kahveleri nasıl vakumlu paketlere koyabiliyorlar?
11. Light sigaralar gerçekten daha zararlı mı, ayrıca nargilenin sigaradan daha zararlı olduğu söylentileri doğru mu?
12. Tavlayı kim nasıl bulmuş?
13. Bu soru diğer 150000 tane oyun için de geçerli.
14. Ayrıca en eski oyun ne? hala popüler olanı soruyorum tabii.
15. Bestelenebilecek şarkıların bir sonu var mı?
16. İnsanlar gerçekten çift mi yaratılmış?

bunlar gibi başka sorularım da var.
eğer bir kısmını biliyorsanız misafir odasına buyrun çekinmeyin.

- o zamanlar bir misafir odam vardı blogumda, ve bu sorulara güzel cevaplar almıştım. Sizin cevaplarınız varsa, yorumlara ekleyebilirsiniz.

Efendim hepinizin bildiği üzere, bu mahallede yaşar, bizim Perihan Abla. Küçük büyük herkesin, dostu Perihan Abla. Şimdi gece gece, kurban bayramının son gününü geride bıraktığımı bu saatlerde çocukluk yıllarıma damgasını vuran bu dizi nereden aklıma geldi derseniz, size cevabım yandaki yeni, leziz, tadından yenmez "bana soru sorun" aleti olacaktır. Nedenmeli zat-ı şahanesinin sorusu günlerdir aklımı kurcalıyor. Merakta sınır tanımayan, durmadan bir şeyleri merak eden bir insan olmama rağmen, şimdiye kadar hiç merak konusunu merak etmemiştim. Evet, bu farkındalık suratıma bir tokat gibi çarptı ve beni günlerdir bu konuyu düşünmek zorunda bıraktı. Önce biraz kendimden utandım kabul ediyorum. Ama sonra dedim ki, "Arkadaşlar bunun içindir." Hem Ahmet Uğurlu ne diyor? "Ama arkadaşlar iyidir."

Neyse efendim, konuyu daha da fazla dağıtmadan, konunun az dağılmış haline geri döneyim. Merak konusunda düşünürken aklıma Meraklı Melahat isimli güzide dizi karakteri geldi. Perran Kutman ve Şevket Altuğ'un başrollerini üstlendikleri, TRT 1'de 1986-1988 yılları arasında yayınlanan Perihan Abla dizisindeki pek şahane bir yan karakterdi Meraklı Melahat. Şoför İsmet'le yavan bir aşk yaşan bu karakter çok meraklı olduğu için bir miktar itilip kakılırdı. Perihan Abla iki kardeşine bakmak için kendini feda eden, sürekli onunla evlenmek isteyen Şakir'i "Kardeşlerim evlenmeden asla!" diyerek reddeden, böyle kocaman memeleri ve didaktik söylemleriyle bütün mahallenin hasta olduğu bir kişiyken, Meraklı Melahat burnunu her deliğe soktuğu için aşağılanır hor görülür, önemsenmezdi. Buradan size sesleniyorum sevgili Kandemir Konduk, merak güzel şeydir!

Tabi merak kavramını tek aşağılayan Türk dizi yazarları değil, atasözü bile var, merak kediyi öldürür diye. Ama işte orada bir yerlerde, benim gibi kendisinin kıymetini bilenler de var. Düşünsenize, bugün sabahları kahvenize süt koyabiliyorsanız -ben sade tercih ederim ama bu başka bir postun konusu-, bunu binlerce yıl önce "Allah Allah, ineğin memesinden çıkan sıvı da ne ola ki?" diye merak eden birileri sayesinde yapabiliyorsunuz. Bu konu da istersem ömrüm yettiği sürece örnek verebilirim ama gerek yok, siz beni anladınız. Kafamda bu düşüncelerle, merak nedir, ne değildir,sebepleri acaba ki nedir gibi soruların cevaplarını aramaya başladım. İşte gündeme bomba gibi düşecek araştırma sonuçlarım:

Merak bilgiye duyulan ihtiyaç, arzu ya da açlık olarak tanımlanıyor ve keşif ve araştırmanın arkasında yatan temel motivasyon kaynağı olarak görülüyor. Merakın sebepleri, bu alanda çalışan araştırmacılar ve düşünürler için hala yanıtlanmamış bir soru (üzgünüm mel.). Merakın birincil bir güdü mü(yani doğuştan gelen) yoksa ikincil bir güdü mü(yani sonradan öğrenilen) olduğu konusundaki tartışmalar henüz bir sonuca bağlanamamış.

Pragmatizmin kurucusu olan pek ünlü Amerikalı filozof William James, iki tür merak olduğunu söylüyor. Birinci tür merak, temelini biyolojik içgüdülerden alarak yeni objelere ulaşmasını sağlıyor. Daha çok bilimsel bir merak gibi görülebileceğimiz ikinci tür merak ise, "felsefik beynimizin bilgi dağarcığındaki bir boşluğa ya da çelişkiye tepki vermesi" olarak özetleniyor. Ama mesela gidip Freud'a sorarsanız "Merak nedir sayın Freud?" diye vereceği cevap şu: Merak seks güdüsünün bir türevidir. Şaşırmadınız diye düşünüyorum.

Anlayacağınız gibi, merak nedir, yenir mi, neden olur ki gibi sorulara herkes kendine göre bir cevap vermiş. Ama bu günlerde herkesin hemfikir olduğu bir şey var ki -az önce benim de söylediğim gibi-merak iyidir ve geliştirilmelidir. Merak neden iyidir diye soruyorsanız işte size beş adet yanıt:
1.Zihninizin pasif değil aktif olmasını sağlar.
2.Zihninizi yeni fikirlere açık tutar.
3.Yeni dünyalara ve olasılıklara açık olmanızı sağlar.
4.Hayatınıza heyecan katar.
5.Yaratıcılığı körükler.


Peki merak dolu şahane bir dünyaya yelken açmak için ne yapmanız gerekiyor? İşte reçete:
1.Açık fikirli olun. Hadi canım, olur mu, demeyin.
2.Hiç bir şeyi doğal karşılamayın, size sunulanı hemen kabullenmeyin.
3.Durmadan bıktırana kadar soru sorun.
4.Herşeye sıkıcı yaftası yapıştırmaktan kaçının. Biraz daha derine bakın.
5.Öğrenmenin eğlenceli olduğunun farkına varın.
6.Farklı bakış açılarını yansıtan yazılar okuyun.
7.Beni okuyun. Ne de olsa ben merak edince...gerisini biliyorsunuz zaten.

Şimdi muhtemelen çok beylik gibi geliyor yukarıda yazdıklarım. O yüzden hemen size kendimden bir örnek vermek istiyorum. Ben hayatım boyunca bir şeyleri merak ettim. İnsanların ekmek yapmayı nasıl bulduklarını merak ettim mesela, uyurken neler olup bitiyor beynimizde, neden tırnaklarımız uzuyor, neden ayaklarım hep üşüyor, neden dünyada bu kadar çok farklı dil konuşuluyor merak ettim. Hatta kariyerimi merak üzerine kurdum diyebilirim. Ama son bir kaç senedir merak duygumda bir azalma oldu, sorular sorsam bile cevaplarını aramaya üşendim ve bu durumdan fenalık geçirdiğim noktada da blogu açmaya karar verdim. Son 2 aydır blogum sayesinde daha çok merak ediyorum ve bu sayede gerçekten çok fazla şey öğrendim. Yani demem o ki, doğuştan sahip olduğumuz ve onlar için çaba göstermeye gerek görmediğimiz şeyler var, merak gibi, ve bizim kendilerine özen göstermemizi istiyorlar. O yüzden adamın tepesinin tasını attırmayın, merak edin bakayım!

Yazımı sonlandırmadan önce merak konusunu araştırırken karşıma çıkan, daha önce duymadığımı ve merak edip araştırdığım bir şeyle tanıştırmak istiyorum sizleri: Merak dolabı İngilizce meali curiosity cabinet, Almancası ile Kunstkammer. Merak dolabı ingilizceden çeviri, almancadan çevirirseniz sanat odası oluyor. Merak dolabı bana nedense daha güzel geldiği için, onu kullanarak devam ediyorum.
Rönesansta ortaya çıkan bu kavram, insanların doğa, arkeoloji, sanat vb. alanlarla ilgili objeleri toplamaları ve bunları bir dolap ya da odada sergilemeye başlamalarıyla ortaya çıkıyor. İlk koleksiyonculuk örneği olarak görülmesinin yanı sıra modern müzeciliğin de atası olarak kabul ediliyor. Eminin Darwin'de Galapagos adalarına yaptığı yolculukta topladığı örnekleri koymak için bir merak dolabı kullanmıştır. Gördünüz mü, merak nelere kadir? Aman da agucuk ne tatlı şeymiş merak böyle? Yerim ben onu, yerim!

2008 Temmuz ayında, ilk yurtdışı kongre katılımımı gerçekleştirmek için Berlin yollarını tutmuştum. Pek sevgili arkadaşım möçö'nün yanında kalacaktım ama möçö benim gittiğim süre boyunca sadece bir iki gün Berlin'de olacaktı, ben tek başıma gidiyordum, bu nedenle de orada geçireceğim 10 gün boyunca sıkılacağımdan ve daralacağımdan çok emindim. Fakat bilmediğim bir şey vardı, möçönün bir ev arkadaşı vardı ve o ev arkadaşı muhteşem bir insandı. Orada kaldığım 10 gün boyunca beni eğlenceden eğlenceye sevk etmesini geçtim, bana hala hastası olduğum bir takım tatlar tanıştırdı. Bahsi geçen Haluk kişisi, şu anda "Yurtdışında yaşamasına kıl olduğum süper insanlar" listemin ilk beşinde yer alıyor.

Neyse efendim, biz konumuza geri dönelim. Berlin seyahatimde tanıştığım -önceden de biliyordum belki, ama daha önce gerçekten tanışmamıştım- en önemli tat Hefe Weizen idi. Türkçe meali "arpalı buğday" olan bu leziz ve şahane bira türü, yaklaşık 5-6 senedir ağzına bira sürmeyen ve "Allahım, bira içmeden Almanya'da on gün ne yapacağım" diyen bendenizin hem hayatını kurtardı, hem de aklını başından aldı. On gün boyunca gittiğim her yerde sadece hefe weizen içtim, içtiğim her biranın fotoğrafını çektim ve içten içte hafızamızın kaypaklığına ve damağımda partiler veren bu her biri birbirinden nadide tatları unutacak olmama lanet ettim. Dönüşte bir süre Gusta ile kendimi avutmaya çalıştım, ancak uzun süre başarılı olamadım. Özlem, baki kaldı.

Geçen hafta pazar günü 2 saatlik bir bekleyişi güzelleştirmek için Burcu'nun dahiyane fikri sayesinde bir Bebek tap's gezisi yaptık ve hefe weizen içtik. O yoğunluk, o kendine has koku ve üstüne eklenen muz aroması beni kendimden geçirdi. Bu kadar zamandır dibimde bu kadar şahane bir hefe olması ve benim bunun farkında olmamamın bana hissettirdikleri konusuna hiç girmiyorum. Tabi ki bu gezinin sonunda kendimi hefe weizen'ı diğer biralardan ayıran şeyin ne olduğunu merak ederken buldum.

İlk öğrendiğim şey, benim hefe weissen olarak bildiğim -beyaz ya hani kısmen- isminin aslında hefe weizen olduğu idi. Ale olarak sınıflandırılan ve bir tür beyaz Alman birası olan hefe'de arpanın yanı sıra bol miktarda buğday maltı bulunuyor -Belçika versiyonunda buğday ham haliyle bulunuyormuş-. Üst fermantasyon denilen daha hızlı bir süreçten geçiriliyor. Hefe bu biranın geleneksel ve filtrelenmemiş hali, eğer filtrelenirse kendisine kristalize weizen deniyormuş. Genelde yukarıda gördüğünüz gibi 500 ml.'lik vazo şeklindeki bardaklarda servis edilen bu şahaneyi servis ederken barmenler, hem fazla köpük oluşumunu engellemek, hem de buğday aromasının bardağa yayılmasını sağlamak için bardağı çeviriyorlarmış.

Bugün bira için ne yaptın diye sorarsa birisi, verecek cevabım var artık.

Geçenlerde televizyon seyrederken aklıma geldi, sonra dün akşam arkaikim ve mel. ile paylaştım, mesele şu:

Televizyonda, sinemada bir şeyler seyrederken oyuncuların pek çok özelliğini öğreniyoruz değil mi? Küçük dillerinin şeklinden (herkesin küçük dili aynı olur demeyin, benimki farklı), popolarının en ince kıvrımlarına kadar biliyoruz. Hayat hikayelerine ulaşmak, haklarında en yakası açılmadık bilgilere ulaşmak da bir kaç tıka bakıyor. Ama biz bu insanlar nasıl kokuyor, bilemiyoruz ve ben nasıl kokuyorlar inanılmaz derecede merak ediyorum. İlk merak etmeye başlamam aşağıdaki arkadaş nedeniyle oldu.

İlk Alacakaranlık filminin ardından dedikodular, Edward Cullen'ı oynayan Robert Pattison'dan rol arkadaşlarının çok şikayetçi olduklarını söylüyordu. Söylentilere göre Robert bey yıkanmıyor, saçını başını yıkamıyor, bu nedenle de feci kokuyormuş. Ne kadar doğru ne kadar yanlış, bilemem ama bu dedikodular benim kafamda soru işaretleri uyandırmaya yetti. Böyle karizmatik ve şukela birinin -artık çok emin değilim, edward cullen cazibesiydi sanırım.- kötü kokma ihtimali aklıma bile gelmemişti. Ben otomatik olarak televizyonda gördüğümüz ve görünümü kötü koku hissi verenler dışında -evsizler, cesetler- herkesin güzel koktuğunu düşünüyordum. Sanırım biraz iş ahlakı nedeniyle aklımda böyle bir fikir vardı, insanlarla çalışıyorlar, temiz kokuyorlardır gibi bir düşünce sanırım. Sonra düşündüm ki, böyle bile olsa durum, hepsi temiz koksalar bile nasıl kokuyorlar bilmiyorum. Parfümlerinin adını bilsem bile, bilemem, ten kokusu+parfüm bambaşka bir şey zira.

İşte merak ediyorum, nasıl kokuyor bütün bu insanlar?