Eminim John Jameson 1770 yılında Dublin'de damıtım evini kurduğu zaman yarattığı viskinin 338 yıl sonra Berlin'de birinin hayatını değiştireceğini tahmin etmemiştir. Evet. 2008 yılının bir Temmuz akşamı, daha önce de bahsi geçen süper Haluk kişisi beni bir bara götürdü. Aslında zaten her gece eve dönmeden evin karşısındaki bir barda -Nick Cave her Berlin'e geldiğinde oraya gidermiş- viski içiyorduk. Ama içtiğimiz o viskiler, bildiğimiz geçtiği yeri kezzap yemiş Bergen'e çeviren yakıcı ve yıkıcı viskilerdi.

Sonra bir akşam her şey değişti. Gittiğimiz bar zaten çok karizmatikti. Sadece siyah ve beyaz renklerinden oluşan inanılmaz etkileyici bir atmosfer ve mekanın tam ortasında kocaman, yuvarlak bir bar. Birer viski istedik. Hatırlıyorum, hemen içmedim, biraz oyalandım. Sonra her akşam aldığım tada benzer bir tat almayı bekleyerek içkimden ilk yudumumu aldım ve işte o anda her şey değişti. Yumuşak,akıcı bir lezzet beni esir aldı. Gözlerim hayretle büyüdü ve o anda daha önce hiç gerçekten viski içmemiş olduğumu anladım. Hemen barmen'e, bu viski ne, diye sordum. Gülümseyerek bana şişeyi gösterdi ve "It's not whiskey, it's Jameson" dedi.

O gece seke seke eve döndük ve ben sarhoşluğun da etkisiyle damağımda o tatla uykuya daldım. Ne yazık ki tadın damağıma yapışması gibi, ismi aklıma kazınmamıştı. Bir James vardı işin içinde ama tam çıkmıyordu işte kelime. Döndükten sonra aylarca Mafizime ne kadar muhteşem bir viski içtiğimi, ne kadar şahane olduğunu, ne kadar harika olduğunu anlatıp durdum. Ama o son iki harf bir türlü çıkmadı ağzımdan ve bulup içemedik.

Yaklaşık bir sene sonra bir gece, baş başa daha yeni açılan -hatta tam açılmamış olan- Pendor Corner'a gittik. Ne içsek diye menüye bakarken bir anda anılar sel gibi akmaya başladı. Orada, diğer bir çok içkinin arasında, mağrur ve gururlu Jameson ismi duruyordu. Üstelik on milyondu. Işık hızına nasıl ulaşılacağını bulmuş fizikçi misali çılgınca bir sevinçle, "Buldum" dedim mafizime, "buldum... Sana aylardır anlattığım viskiyi buldum!" Ama talih o gün gülmedi yüzümüze, mekan daha tam açılmamıştı, isim yazılıydı belki menüde, ama stoklar henüz bu şahanelikle tanışmamıştı.

Fazla beklememe gerek kalmadı tabii. Tarihimde bir içkiye bu kadar tezahürat yaptığım görülmediğinden, mafizim o hafta bir küçük şişe Jameson ile geldi eve. O günden beri her yurt dışı yolculuğumun kaçınılmaz geri dönüş hediyesi olan Jameson, arkadaş grubumuz içinde de kendine sessiz ve saygı duyulan bir ağır abi misali yer edindi.

Dün üşenmedim, merak ettim, nedir bu Jameson'ı diğerlerinden ayıran şey diye. 330 yıllık bir geleneğin nadide ürünü olan Jameson, benzerlerinden 3 kere damıtılması ile ayrılıyor. Zat-ı şahaneleri John Jameson 4 ve 5 kere damıtmayı da denemiş ama bu deneyler üçlü damıtmanın kalitesinin üzerine çıkılamayacağını göstermiş. Jameson, hiç bir masraftan kaçınılmadan en iyi tür arpa ve fıçılar kullanılarak yapılıyor. Üretimin kontrol altında olması ve kaliteden ödün verilmemesi için yalnızca tek damıtım evinde üretim gerçekleştiriliyor.

Daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, www.jamesonwhiskey.com'u ziyaret edebilirsiniz.

Comments (5)

On 9 Kasım 2010 03:23 , ucgunluk dedi ki...

Ben de baya bi zamandır düşün düşün hatırlayamamıştım, teşekkürler hatırlattığın için...

 
On 9 Kasım 2010 03:31 , rot dedi ki...

Holle, pek sevindim, bir kişiyi daha jameson'a kavuşturduğum için. real'de diğer yerlerden daha ucuza satılıyor bu arada.

 
On 9 Kasım 2010 04:00 , ucgunluk dedi ki...

gitsek alsak, ağır ağır tadına doysak dimi efendim...

 
On 9 Kasım 2010 04:32 , rot dedi ki...

sormayın mirim, dün yazdığımdan beri canım çekiyor.

 
On 9 Kasım 2010 06:08 , ucgunluk dedi ki...

benim de canımı çektirdiniz. yer ve zaman müsait değil, ben de bişeyler karalayıp, körelttim iştahımı şimdilik...